| Penisilinaza ANTİBAKTERİYEL İLAÇLAR |
|
|
| Yazar Medicine Cube Editor | |
| Salı, 27 Mart 2007 | |
|
Kemoterapinin tarihsel gelişimi, kemoterapinin tanımı ve ilkeleri, antibakteriyel etki spektrumu, antibakteriyel etkinlik, antibakteriyel ilaçların tanımı ve sınıflandırma, amino asit türevi antibiyotikler, penisilinler, doğal penisilinler, yarı-sentetik penisilinler, sefalosporinler, birinci kuşak sefalospolinler, ikinci kuşak sefalosporinler, üçüncü kuşak sefalospolinler, monobaktamlar, aztreonam, kabapenemler imipenen, basit amino asit türevi antibiyotikler, aminoglikozid yapılı antibiyotikler, makrolitler ve benzer yapılı antibiyotikleri, az veya çok kompleks yapılı siklik veya heterosiklik bileşikler, polipeptid yapılı antibiyotikler, birleşik poliyenik sistem içeren antifungal etkili antibiyotikler, rifamisisinler, streoid yapılı antibiyotikler, doğal nükleosid analoğu antibiyotikler, adenozin analoğu antibiyotikler, üridin nükleosidi anoloğu olan antibiyotikler, beta-laktam antibiyotikler, penisilinler, antibakteriyel spektrum, farmakokinetik özellikleri, zehirlilikleri ve halk sağlığı yönünden önem taşıyan kalıntı bırakma özellikleri hakkında kapsamlı bir yazı..
GENEL BİLGİLER
KEMOTERAPİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ Kemoterapinin tarihsel gelişimindeki diğer önemli aşama da, 1640 yılında kınakına kabuklarının sıtma hastalığının sağaltımına sokulmasıdır. Uzun süre çeşitli galenik preparasyonlar halinde kullanılan bu kabukların etken maddeleri olan kinin ve kinkonin 1820 yılında Pelletier ve Caventou tarafından izole edilmiştir. Keza emetin adlı etken bir madde içeren Ipeka kökü (Uragoga ipecacuanha ) 17. yüzyılın ortalarında itibaren Dizanteri sağaltımında kullanılmaya başlanmıştır. Kemoterapötik ilaçlar alanındaki ilerlemeler enfeksiyöz hastalıkların etkilerine ilişkin bilgilerin gelişmesine koşut olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. 1877 ’de Pasteur ve Joubert’in çalışmaları ile küfler ve bakteriler arasında bir antagonizmanın varlığı ortaya konmuştur yine Pasteur ve Lister’ in araştırmaları sonunda aynı yüzyılın sonunda fenoller birer antibakteriyel madde olarak sağaltıma girmiştir. Bu uygulamalar kemoterapinin gelişimide çok önemli bir aşamayı oluşturur. Çünkü bu maddelerin kullanımı sırasında yine kemoterapötik ilaçların denenmesi olanak veren pek çok yeni veriler sağlanmıştır. Pasteur antibiyozis olayının enfeksiyöz hastalıklarının sağaltımındaki önemine işaret etmekle beraber çalışmalarını daha çok immünoterapi üzerinde yoğunlaştırmıştır.
Kemoterapötik
ilaçların sistemik olarak uygulanması ile ilk başarılı sonuçlar Ehrlich
tarafından bu yüzyılın başlarında alınmıştır. Histoloji ve
mikrobiyolojide kullanılan boyaların ancak belirli hücre tiplerini
boyamaları veya hastadaki hastalık etkeni mikroorganizmaları boyayıp
memeli hücrelerini boyamamaları şeklindeki gözlemler bu araştırıcıyı
hastalık etkeni mikroorganizmalara zarar veren fakat konakçı insan veya
hayvan hücrelerine pek zararlı olmayan kimyasal maddelerin
sentezleneceği fikrini vermiştir. Ehrlich bu düşünceden hareketle bir
dizi çalışmayı gerçekleştirmiş ve sonuçta Tripan mavisi, Atoksil,
Traparsamid ve Savlarsan gibi ( 1910 ) sistemik kemoterapötik ilaçları
geliştirmiştir. Erlich ‘in bu buluşları ile kemoterapide ampirik
uygulamalar dönemi sona ererek yapı- etki ilişkisine ve terapötik
indeks esnasına dayanan rasyonel bir sağaltım dönemi başlamıştır.
İlk bulunana antibakteriyel maddelerden fenoller, metal tuzları
ve iyodun bakteriler kadar memeli hayvan hücreleri üzerinde de zehirli
etkiye sahip olmaları yüzünden, ancak deri yüzeyine uygulanmak
suretiyle antiseptik olarak veya operasyon aletlerinin sterilizasyonu
amacıyla kullanılabilmişlerdir. Bu nedenle, 20. yüzyılın başından
itibaren sistematik olarak uygulanabilecek kemoterapötik ilaçların
araştırmaları ağırlık kazanmıştır. Bakteriyel enfeksiyonların sistemik
kemoterapötiklerle birlikte sağıtımı ilk kez 1932’ Almanya ‘da Dopmagka
tarafından bir azo boyası olan koyu Prontosil’ in sıçanların deneysel
Streptokok enfeksiyonlarındaki etkenliğinin anlaşılması ile
başlamıştır. Öte yandan, TREFOUEL ve çalışma arkadaşları Fransa da
sentezlenen ve Prontosil’in aynı olan rubiazol’ un vücutta
biyotransformasyona uğrayarak sülfamilamide dönüştükten sonra
etkenleştiğini göstermişlerdir.
Sülfonamidlerle sağlanan devrimsel başarılar, küf mantarları ve
bazı mikroorganizmalar tarafından hazırlanan ve diğer
mikroorganizmaların büyümesini durduran veya onları öldüren maddeler
hakkındaki ilgiyi tekrar canlandırmıştır. 1877 yılında Pasteur ve
Joubert’in antibiyotiklerin gözlemleri hakkındaki gözlemlerinden sonra,
1889 ’da Charrin ve Guienard’ ın ve 1897 ‘de de Duschesne ‘nin
enfeksiyöz hastalıkların sağaltımında antibiyozisten yaralanabileceğini
işaretlemelerine rağmen, bu konudaki en ilgi çekici gözlem 1929 ‘da
Fleming tarafından yapılmıştır. Bu araştırıcı, Penicillium ailesinden
bir küf mantarının ve kültür filtratlarının kültür ortamındaki
Stafilokokların bölünmesini önlediğini göstermiştir. 1939’da Florey ’in
başkanlık ettiği bir grup araştırıcı, Penicilium nonatum adlı yeşil küf
mantarlarından penisilin adını verdikleri antibakteriyel bir maddeyi
izole etmişler ve bunun deney hayvanları ile insanlardaki enfeksiyöz
hastalıklarda etkenliğini göstermişlerdir. Penisilin’in bulunuşu,
antibakteriyel kematerapide en önemli aşamayı oluşturan antibiyotik
çağın9ın açılmasına olanak sağlamıştır. Çeşitli bakterileri,
aktinomisetleri ve fungusları içine alan binlerce mikroorganizma türü
üzerinde yapılan daha sonraki çalışmalarla yüzlerce yeni antibiyotik
keşfedilmiş ve sentezlenmiştir. Bunlardan büyük bir kısmı aşırı derece
zehirli olmaları nedeniyle, sağıtıma girememelerine karşın Streptomisin
( 1994 ), basitrasin ve P.A.S. ( 1945 ), Kloromfenikol ve Polimiksinler
( 1947 ), Aureomisin ( 1948 ), Neomisin ve Viomisin ( 1949 ),
Tetramisin ve Nistanin ( 1950 ), Eritromisin ( 1952 ), İzonikotinik
asit hidrazit ( 1952 ), Tetrasiklin ( 1953 ), Sikloserin, Novabiosin ve
Oleandomisin ( 1955 ), Kanamisin ( 1957 ) gibi birbirini izleyerek
sağıtıma sokulan birkaç antibiyotik, antğibakteriyel kemoterapinin
uygulama alanını son derece genişletmişlerdir. Belirtilen aşamaya değin
sağlanan bilimsel ilerlemeler sayesinde antibiyotiklerin etki
mekanizmaları, yapı etki ilişkileri ve kimyasal yapıları açıklığa
kavuşturulduktan sonra, 1960 yıllardan itibaren yarı-sentetik
penicilin, sefalosporin ve tetrasiklin türevlerinin hazırlanması
olanaklı hale gelmiştir. 1970 ‘li yıllardan itibaren de 4-kinolonlar,
fluorokinolonlar ve nitrofuranlar ve nitroimidazoller gibi sentetik
antibakteriyel ilaç eşitleri geliştirerek kullanıma sunulmuştur.
Bunun için, mantarlar, gram negatif basiller ve virüslerin sebep
olduğu bazı hastalıklar hariç, çok sayıdaki sistemik enfeksiyonlar, var
olan antibiyotiklerle oldukça etkili bir şekilde sağaltılabilir. Ancak
çok sayıda ve çeşitte antibiyotiğin kemoterapiye girmesi, yeni bazı
Stafilokoklar ve gram negatif bakteriler antibakteriyel maddelerin
birçoğuna karşı direnç kazanmışlardır. Keza yaygın antibiyotik
kullanımı süper enfeksiyonlar gibi yeni hastalık tiplerinin doğmasına
ve yaygın besinsel kirlenmelere önder olmuştur. Bununla beraber, bir
bütün olarak düşünülürse, bakteriyel enfeksiyonların kemoterapisi
farmakolojinin en parlak uygulama alanlarından birini oluşturur.
Günümüzde Kematerapötik maddelere ilişkin olarak sürdürülen
çalışmaların çoğunluğu, gittikçe yaygınlaşan bakteriyel direnç, sorunun
çözümüne, henüz sağaltılamayan bazı bakteriyel ve viral enfeksiyonlar
ile kanserin sağaltımına yöneliktir.
Kemoterapide temel ilke, konakçı olan insan veya memeli hayvan
hücrelerinde hiç olumsuz etki yapmayan veya çok az toksik etki gösteren
bir kimyasal madde kullanarak hastalık etkeni organizma üzerinde en
fazla toksik veya letal etki meydana getirmektedir. Anılan seçkin etki
mikroorganizma hücresiyle memeli hayvan hücresi arasındaki yapı,
fizyolojik işlevler ve biyokimyasal mekanizmalar yönünden var olan
farklar sayesinde gerçekleşir. Seçkinliğin derecesi kemoterapotik ilaç
gruplarına göre değişir. Genellikle penisilinler, sefalosporinler ve florokinolon türevleri en fazla seçkinlik gösteren ilaçlardır. Kuvvetli bakterisit etki gösterdikleri halde memeli hücrelerin olan topksik etkileri çok azdır. Buna karşın sitoplazma membranına veya çekirdekte DNA ve RNA sentezini bozarak antibakteriyel etki gösteren ilaçların seçkinliği çok azdır; bakterilere olduğu kadar memeli hücrelerine de toksik etki yaparlar. Belirtilen etki niteliğini taşıyan antinomisin, griseofulyin ve polimiksinler gibi antibiyotiklerin sistemik kullanımları çok sakıncalıdır; ancak yerel enfeksiyonların sağaltımında kullanılırlar. Bunun yanında bakterilerin intermediyer metabolizmalarını inhibisyona uğratan sülfonamidler ile bakteri ribozomlarında protein sentezini bozan tetrasiklinlerde yeterli ölçülerde seçkinliğe sahiptir. Metilen blue gibi, kimi oksitleyici ajanlar ayrım göstermeksizin mikroorganizma ve memeli hücrelerine yayılmak suretiyle temel redüksiyon tepkimelerini bloke ederek etkiler; dolayısıyla seçkinlikleri de çok azdır.
Kemoterapide kullanılan İlaçlar genellikle kullanıldıkları patojen
etkenin cinsine göre antelmentikler, antimalaryal ilaçlar, antiamebik
ilaçlar, insektisidler, antibakteriyal, antiriketsiyal, antivirutik ve
antineoplastik ilaçlar gibi sınıflara ayrılırlar. Antibakteriyel
ilaçların önemli bir bölümünü antibiyotikler oluşturur. Bu grup
içerisinde özel bir yerleri vardır. Antibiyotikler, bakteriler,
mantarlar ve aktinomisetler gibi çeşitli türden mikroorganizmalarca
sentezlenen ve diğer mikroorganizmaların gelişimini önleyen ya da
onları öldüren kimyasal maddelerdir. ANTİBAKTERİYEL ETKİ SPEKTRUMUGenellikle kemoterapötiklerin etki alanını belirlemek için kullanılan bir terimdir ve bir kemoterapötik ilaca duyarlı mikroorganizma türlerinin tümüne o ilacın antibakteriyel spektrumu adı verilir. Antibakteriyel spektrum az çok kematerapötik ilacın çeşidine göre ayırımlar gösterdiğinden etkidiği bakteri türü ve sayısına göre,
olmak üzere başlıca üç gruba ayrılabilirler.
Gram negatif ve gram pozitif bakterilerden çoğunluğu ile aerob veya
anaerob bakteriler ya da riketsiyalar veya mikoplazmalar gibi, patojen
mikroorganizmaların önemli bir kısmını kapsayan bir etki spektrumuna
sahip ampisilin, amoksisilin, karbenisilin, oksasilin ve kloksasilin
gibi yarı sentetik penisilin çeşitleri ile ampisilin+sulbaktam ve
amoksisilin+klavulanik asit gibi güçlendirilmiş penisilin
kombinasyonları, sefoperazon, sefotaksim ve seftiaksazon gibi birinci
ve ikinci kuşak sefalosporin türevleri de orta genişlikte
antibakteriyel spektrum sergilerler.
Sadece mikobakterilere karşı etkili olan izoniazid, mantarlar
üzerinde seçkin bir etki gösteren nistatin, kısıtlı sayıda gram negatif
veya pozitik koklar, gram-pozitif bazı basiller ve spiroketlere etkiyen
penisilinlerde olduğu gibi, yalnız bir veya birkaç bakteri türüne
etkili olan ilaçlara dar spektrumlu kemoterapötikler adı verilir.
Bir antibakteriyel ilaç için geçerli olan etki spektrumu, aynı
ilacın alışılmış dozlarının verilmesi sonucu konakçı hayvanın çeşitli
vücut sıvıları ile biyofazlar düzeyinde sağlanan derişimlerinden
etkilenen mikroorganizma türlerini gösterir. In vitro elde edilen
yüksek derişimlerde ise, daha az duyarlı olan mikroorganizma türlerini
de etkiyebilir. Buna benzer bir durum da ilacın, idrar ve karaciğer
gibi, belli biyofazlarda diğer dokusal kesimlerden daha yüksek
derişimlerde birikebilme durumunda gerçekleşir. Şöyle ki; geleneksel
sağaltım dozlarında belli bir bakterinin oluşturduğu sistemik
enfeksiyonda etkisiz kalan bir antibakteriyel ilaç, aynı bakterinin yol
açtığı diğer bir organ veya dokusal kesimde etkili olabilir.
Belli bir antibakteriyel ilacın spektrumuna giren bakteri
türlerinden kaynaklanan bazı suşlar, aynı ilaç tarafından
etkilenmeyebilir. Sonradan kazanılmış bir çeşit dirençlilik durumu
olarak kabul edilen böyle olgular, antibakteriyel ilaç etkinliğinin
giderek azalması fenomenini yansıtır. Çok seyrek de olsa, belirtilen
durumun terside gerçekleşebilir. Evcil hayvanlarda karşılaşılan
enfeksiyon hastalıklarının sağaltımında kullanılan başlıca
antibakteriyel ilaç çeşitlerinin etki spektrumları karşılaştırmalı
olarak Tablo 49.1.1‘de ve farklı antibakteriyel spektrumlara ilişkin
olarak fikir verebilmek amacıyla seçilmiş bazı antibakteriyel ilaç
çeşitleri de Tablo 49.1.2’ de verilmiştir. ANTİBAKTERİYEL ETKİNLİK
Kemoterapötik ilaçlar, mikroorganizmalar üzerindeki etki şekillerine
göre bakteriyostatik ve bakterisid tipten etkili olarakiki ana grupta
toplanırlar. Bakteriyostatik etki yapanlar bakteri hücresinin
gelişmesini ve üremesini önlerler (sülfonamidler). Doğrudan doğruya
bakteriyi öldürmezler, bu tür antibiyotiklerin etkisiyle gelişme ve
üremeleri duran bakteriler vücudun humoral ve hücresel savunma
mekanizmaları tarafından kolayca yok edilirler. Bakterisid olanlar ise,
bakterileri dolaysız olarak yok ederler (penisilinler). Enfeksiyöz
hastalıkların sağaltımında genellikle bakterisid etkili
kemoterapötikler yeğlenir. Genel düşkünlük haliyle birlikte bulunan ve
vücut savunma mekanizmalarının yetmezliği hallerinde, çoğunlukla
bakterilerin yok edilmesi için immün mekanizmaların yardımı gerek
bakteriyostatik ilaçlar yetersiz kalırlar. ANTİBAKTERİYEL İLAÇLARIN TANIMI VE SINIFLANDIRMA
Enfeksiyöz hastalıkların sağaltımında antibiyotik eönemi ikinci
dünya savaşının sonlarına doğru başlamıştır. Fakat antibiyotik
teriminin kaynağını oluşturan “antibiosis” kavramı çok daha önceden
ortaya atılmıştır. Bu kavram, ilk kez 1877 yılında, Saprofit
bakterilerin Antraks basili üzerindeki inhibitör etkilerini gözlemleyen
Pasteur ve Joubert tarafından kullanılmıştır. Antibiosis olayının bazı
mantar ve bakteriler tarafından hazırlanan antagonist etkili
maddelerden ileri geldiği 1929’da A. Fleming tarafından açıklanmıştır.
Penicillum türü mantarların Stafilokoklar üzerindeki inhibitör
etkilerini saptayan bu araştırıcı, aynı mantar kültürlerinden elde
ettiği filtratların, fareleri Stafilokok enfeksiyonlarına karşı
koruduğunu deneysel olarak göstermiştir. Antibiyotik terimi, ilk kez Waksman tarafından “antibiosis“ kelimesinden türetilerek kullanılmıştır. Bu tür sağaltımın temel kavramını oluşturan antibiyosis, aynı ortam da yaşayan mikroorganizmaların yaşamlarını sürdürebilmek için aralarında var olan yaşamsal yarışmayı karşılar. Sözü edilen yarışma bir mikroorganizmanın kendi varlığını sürdürebilmesi için birlikte bulunduğu diğer mikroorganizmaların yaşamını engelleyici etkiye sahip birtakım madde sentezleyerek, yaşam ortamlarına salgılamaları şeklinde gerçekleşir. Gerçekten de bugün antibiyotik terimi; büyük çoğunluğu aşağı mantarlar ve bakteriler tarafından sentezlenen, çok düşük yoğunluklarda bile bakterilerin veya diğer mikroorganizmaların üremelerini durduran ya da onları öldüren kimyasal maddeleri tanımlamak için kullanılır. Günümüzde antibiyotik çeşidinin artması ve birçok antibiyotiğin sentetik olarak da hazırlanabilmesi karşısında Turpin ve Velu, antibiyotik tanımını “canlı mikroorganizmalar tarafından veya sentez yoluyla hazırlanan, çok küçük dozlarda bile, özel bir şekilde etkileyerek virüslerin, bakterilerin, mantarların ve hatta bazı çok hücreli canlıların yaşamsal proseslerini inhibe eden, yüksek kemoteröpatik koofisiyentine sahip olan maddeler ” olarak genişletmişlerdir. Bu tarif şekli ile antibiyotik terimi ve dezenfektanlardan ve hatta aynı amaçla kullanılan diğer kemoterapötik ajanlardan ayrılır. Antibiyotiklerle yapılan sağaltım, penisilinin keşfi ve kullanıma sokulması ile birlikte başlar. Bu maddenin enfeksiyöz hastalıklar üzerindeki kesin etkisi anlaşıldıktan sonra, diğer doğal kaynaklı antibiyotiklerin araştırılması yoğunlaştı. Bu amaçla dünyanın çeşitli bölgelerinden sağlanan toprak örnekleri, yeni antibiyotik çeşitleri üretimine olanak sağlayacak küf ve aktinomiset türleri yönünden birçok üniversite ve ilaç endüstrisinin araştırma laboratuarlarında sistemli bir şekilde incelendi. Böylece, kloratetrasiklin (1942), streptomisin (1944), polimiksin (1947), kloramfenikol ve kloramisetin (1950) ile diğer antibiyotiklerin keşfi kısa aralıklar ile birbirini izledi. Bugün için yüzden fazla antibiyotik çeşidi izole edilmiş ve yapıları açıklanmış olmakla beraber, bunlardan yeterli ölçüde kemoterapötik indekse sahip olan 15 kadarı halen yaygın olarak sağaltımda kullanılmaktadır.
Önceleri, antibiyotik üretimin özel Roux şişeleri kullanarak, yüzeyde
kültür üretimiyle ve sadece mikrobiyologlar tarafından yapılamaktaydı.
Bu üretim yöntemi, uzun ve masraflı olduğu için elde edilen ilk
antibiyotiklerde çok pahalıya satılmaktaydı. Daha sonra
gerçekleştirilen derin kültür yöntemiyle 8 m3 kültür ortamı içeren
büyük fıçılarda sürekli havalandırma sistemi uygulamak suretiyle çok
bol miktarda ve ucuz fiyatla antibiyotik üretme olanağı
geliştirilmiştir. Üretme işlemi tamamlandıktan sonra kültür ortamındaki
antibiyotikler filtrasyon, çeşitli solventlerle ekstraksiyon, iyon
değiştirici geniş kolonlarda absorbasyon ve vakum altında yoğunlaştırma
gibi, temizleme işlemleri ile arılaştırılarak, kullanıma hazır duruma
getirilirler. Bugün tüm dünya da üretilen yıllık antibiyotik miktarı
binlerce tona ulaşmıştır.
Son yıllarda kullanılan antibiyotik çeşidinin artması, hepsinin de
kimyasal yapı yönünden ayrım göstermeleri değişik fiziksel ve kimyasal
özelliklere sahip olmaları ve terapötik niteliklerinin farklı olması
nedenleriyle, birçok sınıflandırma şekli önerilmiştir. Etkilim
oldukları mikroorganizma türüne ve kullanım amacına göre
antibiyotikler, a) antibakteriyel, b) antifungal ve c) antimitotik
etkili antibiyotikler olmak üzere, başlıca üç grupta toplanırlar. Fakat
son yıllarda yayınlanan farmakoloji kitaplarının büyük bir çoğunluğunda
antibiyotikleri kimyasal yapıları arasındaki benzerliğe ve ortak
fiziksel ve kimyasal özelliklerine göre gruplandırarak incelemek genel
bir kural haline gelmiştir. Belirtilen bilimsel yaklaşım şekline göre,
tüm antibiyotikleri aşağıdaki şekilde sınıflandırmak olanaklıdır.
1- Amino asit türevi antibiyotikler:
İkinci kuşak sefalosporinler
Üçüncü kuşak sefalospolinler
Monobaktamlar: Aztreonam
3. Aminoglikozid yapılı antibiyotikler: Bu grupta yer alan bileşikler polisakkarid veya şekerlerin aminli türevleridir.
4. Makrolitler ve benzer yapılı antibiyotikleri: Bu gruptaki bileşikler
ortak bir makrosiklik lakton halkası ve buna bağlı bir ya da iki
deoksiriboz molekülünden oluşurlar.
5. Az veya çok kompleks yapılı siklik veya heterosiklik bileşikler:
6. Polipeptid yapılı antibiyotikler: Kompleks bir polipeptid yapıya
sahip olan bu gruptaki bileşikler çoğunlukla bakteri kültürlerinden
elde edilirler.
7. Birleşik poliyenik sistem içeren antifungal etkili antibiyotikler:
8. Rifamisisinler: 9. Streoid yapılı antibiyotikler: Fusidin
10. Doğal nükleosid analoğu antibiyotikler: Üridin ve adenozin gibi
nükleosidler yapısında olan, nispeten basit yapılı antibiyotikler: Bu
gruptaki bileşikler, adenozin ve üridin gibi çok önemli role sahip
doğal nüklesitlerin birer analoğu niteliğindedirler ve iki alt gruba
ayırırlar. PENİSİLİNLER
Penisilin, ilk kez keşfedilen bir antibiyotiktir. Yararlılık ve
tehlikesizce kullanımı bakımından kendisi kadar önemli henüz diğer bir
antibiyotik sağaltıma sokulmamıştır. Bu madeninin antibakteriyel
etkinliğine ilişkin ilk bilimsel rapor 1928 yılında Sir Alexsander
Fleming tarafından yayınlanmıştır. Araştırıcı, çalışmaları sırasında
petri kutusuna ekilmiş Stafilokok kültürlerine dışarıdan karışan bir
küf mantarının bulunduğu yer ve çevresinde bakteriyel üreme olmadığını
ve parlak bir gölge olarak kaldığını görmüştür. Bu gözlem üzerine
araştırmalarını derinleştiren Fleming kültüre karışan mantarın bir
Penicillum türü olduğunu saptanmıştır. Aynı araştırıcı peptonlu ortama
ekilen mantarların yoğunlaştırılmış kültür filtratlarında
antibakteriyel etkili bir maddenin bulunduğunu belirleyerek hazırladığı
mantar türünün adından dolayı penisilin adını vermiştir. Fleming,
penisilini arı halde elde etmeyi denemişse de başaramamıştır. Arıtılmış
ekstrakt halinde enjekte etmek suretiyle gram pozitif bakterilerden
ileri gelen enfeksiyonların sağaltımında kullanılmış; fakat bu uygulama
da fazlaca bir ilgi görmemiştir. 1940’lı yıllar boyunca antibakteriyel spektrumun etki gücü, üretim tekniği ve sentezi yönünden penisilin yoğun araştırmalara konu oldu. 1946 yılında Du Vigneaud sentezini başardı. 1956’ da Batchclor, Doyle, Mayler ve Rolinson penisilin formülünde ana çekirdeği oluşturan 6 -amilopenisillanik asidin sentezine olanak veren yöntemleri geliştirdiler. Bunu, doğal penisilinden çeşitli üstünlüklere sahip olan yarı-sentetik penisilin türevlerinin sentezi izledi. Bugün için penisilinler denince Penicillium, Aspergillus ve Cephalosporium mantar türlerince biyosentezi yapılan, kimyasal yapıları açıklanmış bir antibiyotik grubunun çeşitli üyeleri akla gelir. Kaynaklı ve kimyasal özellikleri: Günümüzde penisilin büyük ölçüde Penicillium notatum ve Penicillium chrysogenum türlerinden elde edilir. Penisilinin sentezi çok güç ve pahalı olduğu için ticarette bu yoldan genellikle yararlanılmaz. Biyolojik yolla penisilin üretimi çoğunlukla yüzeysel ve derin kültür yöntemi olmak üzere, başlıca iki yolla yapılır. Sınırlı bir kullanım alanını olan birinci üretim yönteminde kültür ortamı jelozdan hazırlanır. Çok yaygın kullanılan derin kültür yönteminde ise penisilin türüne göre seçilen prokürsör maddelerle hazırlanan sentetik kültür ortamlarından yararlanılır. Geniş fıçılarda yapılan üretme işlemlerinden sonra, ortamdaki penisilin organik çözücülerle ekstraksiyon yapılmak suretiyle ayrılır ve özel yöntemlerle arılaştırılır. Önceleri sarı, amorf ve arı olmayan penisilin şeklinde üretimi yapılırken günümüzde penisilin yüksek derecede arılaştırılmış beyaz kristalize bir toz halinde hazırlanır. Sentetik kültür ortamında kullanılan prokürsör madde ve mantar kültür çeşidine göre elde edilen doğal penisilinler genellikle F, G, X, K, V ve O diye altıya ayrılır. Fakat bunlardan sadece penisilin G (benzil penisilin) ve V (fenoksimetilpenisilin) sağaltımda kullanılmaya elverişlidir. Bunlardan birincisi Penicillium notatum ve ikincisi de P. chrysogenum’dan elde edilir. Mantarların üretildiği kültür ortamlarına çeşitli sentetik maddeleri katmak suretiyle istenilen penisilin çeşidini biyosentetik olarak elde etmek olanaklıdır. Böylece, kültür ortamına fenil asetik katılırsa, penisilin G (benzyl penicilinle), fenoksiasetik asit katılırsa aside dayanıklı penisilin V (phenoxymethylpenicilin) ve amilmerkaptoasetik asit katılmasıyla da doğal olarak meydana gelen ve çoğunlukla da penisilin F’ ye alerjik bireylerde kullanılan penisilin O (allymercapthypenicilin) elde edilir.
Bütün penisilin çeşitlerinin kimyasal yapısı birbirine benzer ve
hepsinin temel yapısı açık formülü Şekil 49.3.2’de görülen
6-aminopenisillanik asitten oluşur. Bu asit beş üyeli tiazolidin
halkası ile dörtlü bir Β-laktam halkasının birleşmesiyle şekillenir.
Tiazodilin halkasına bir karboksil (COOH) ve halkasına da bir amin
(NH2) grubu bağlanmıştır. Tiazodilin halkası çok dayanıklı olmasına
karşın, çok dayanıksızdır ve muhtemelen penisilin bileşiğinin
dayanıksızlığınızdan da bu halka sorumludur.
Çeşitli asit nitelikli radikaller bir amid teşkil etmek üzere
R-CO-NH şeklinde amin grubuna bağlanırlar. Doğal penisilin çeşitleri
arasındaki yapılış ayrımı amin grubuna bağlanan yan zincirlerin farklı
olmasında kaynaklanır. Şekil 49.3.2.’de başlıca doğal ve yarı-sentetik
penisilin çeşitlerinde yan zinciri oluşturan radikaller ve kimyasal
formülleri görülmektedir.
Antibakteriyel etki için 6-aminopenisillanik asit halkasının
bütünlüğünü koruması gerekir. Yan zincirler, etki süresi, emilme oranı
ve dayanıklılık gibi, penisilinleri diğer özellikleri üzerinde etkili
olurlar. Eğer β-laktam halkası, bazı bakterilerce salgılanan
penisilinazlar veya β-laktamazlar adı verilen enzimler tarafından
parçalanırsa, penisilloik asit meydana gelir. Bu madde, antibakteriyel
etkiden yoksundur; fakat canlı yapıda hapten rolü oynar ve serum
proteinlerine bağlanması sonucu antijen özelliği kazanır. Böylece
penisilloik asit, penisiline karşı antikor oluşmasından ve buna bağlı
olarak alerjik reaksiyonların meydana gelmesinden sorumludur. Penisilin G,en etkin ve en fazla emilen penisilin şeklidir. F, X, K ve O penisilinlerin sağaltım yönünden penisilin G’ye herhangi bir üstünlükleri yoktur. Hızla ve yüksek oranda kan proteinlerine bağlandığından penisilin K en zayıf etkili olanıdır. Penisilin F, G ve K şekilleri arasında bir antibakteriyel etkinliğine sahiptir. Penisilin X’ in etkinliği durağan değildir; ve bazı bakterilere daha fazla ve bazılarına da az etkilidir. Penisilin O, alerjik özellikleri çok az olan bir şekildir; dolayısıyla diğer penisilinlere duyarlı olan bireylerde kullanılır. Penisilin V ise asidlere dayanıklıdır; bu özelliği dolayısıyla penisilin G yerine ağız yoluyla kullanılmaya uygundur. Doğal penisilinler, serbest asit halinde suda çok az çözünürler; ısı, rutubet ve hava ile değinimleri sonucu hızla etkinliklerini kaybederler. Bu nedenle de dayanıklılıkları çok azdır. Belirtilen sakıncaların giderilmesi için penisilinlerin daha dayanıklı olan inorganik ve organik hazırlanmıştır. Günümüzde insan ve hayvan sağaltımında büyük bir çoğunlukla sodyum, potasyum ve prokain tuzları halinde kullanılırlar. Büyük ölçüde kullanılan penisilin G sodyum ve potasyum tuzları suda kolaylıkla çözündükleri için hızla emilirler ve dolayısı ile etkileri çok kısa sürer. Penisilinlerin etkilerini uzatmak amacıyla organik tuzları geliştirilmiştir. Böylece penisilin G’ nin bir molekül prokain ile birleştirilmesiyle, suda daha az çözünen ve enjeksiyon yerlerinden yavaş emilen, dolayısıyla etki süreleri daha uzun olan penisilin G prokain tuzu elde edilmiştir. Keza iki molekül penisilin G ‘nin bir N,N=dibenzylethylenediamine köprüsüyle birleştirilmesi sonucu benzatin penisilin tuzu hazırlanmıştır. Bu tuz şeklinde suda çok az çözündüğünden ve oldukça yavaş emildiğinden etki süresi daha da uzamıştır. Ayrıca aside dayanıklı olduğundan sindirim sistemi öz sularından da etkilenmez. Dolayısıyla ağızdan verildiğinde de etkili olur. Prokain ve benzatin penisilinlere benzer şekilde “Retard” penisilin olarak geliştirilen L-efenamin (1-N-methyl-2-hydroxyletilamine) tuzu, benetamin-penisilin (N-benzyl-B-phenyletilamine) ve hidrabamin di-penisilin (N,N=bis [dehydroethyl]-ethylenediamin) tuzlarının daha önce anılanlara göre, herhangi bir üstünlükleri olmadığından ve bazı sağaltım sakıncaları da bulunduğundan, fazlaca kullanım alanı bulamamıştır.
Yarı-sentetik penisilinler: Doğal penisilinlerin bazı gram-negatif
bakteriler üzerindeki etkileri çok zayıftır; bazıları üzerinde de hiç
etkileri yoktur. Ayrıca asitler ve bazı bakteriler tarafından
salgılanan penisilinaz ve β-laktam enzimi tarafından parçalanarak
tümüyle etkilerini kaybederler. Doğal penisilinlerde karşılaşılan bu
sakıncaların belirlenmesi üzerine, daha üstün özelliklere sahip olan
penisilin türevlerinin sentezine yönelik yapılan araştırmalar
yoğunlaşmıştır. Antibakteriyel Spektrum
Ampisilin ve amoksisilin gibi bazı yarı sentetik penisilinler hariç,
tüm doğal penisilinlerin antibakteriyel etkinlikleri hemen hemen
aynıdır. Tüm penisilin türevlerinin antibakteriyel spektrumu dardır ve
özellikle gram pozitif ve gram negatif kokuslar üzerinde etkilidirler.
Bu özellikleri nedeniyle de halen hayvanların Streptokoksik
enfeksiyonlarıda kullanılan en iyi antibiyotik niteliğini korumaktalar.
Diğer gram pozitif bakteri türleri üzerindeki etkileri ikinci derecede
kalır. Bununla beraber bazı gram pozitif basiller (difteri ve şarbon
basili gibi) Tripenema pallidum gibi bazı spirokoklar, psittakozis ve
ornitozis etkeni kimi büyük virusler, leptospiralar ve birçok
aktinomiset türü üzerinde de yeterli etkiye sahiptir. Ancak bu tür
mikroorganizmalardan ileri gelen enfeksiyonların sağaltımında daha
etkili antibiyotik çeşitlerinin bulunduğunu da belirtmek yerinde olur.
Gram negatif ve aside dayanıklı basiller, protozoalar, virusların büyük
bir kısmı penisilinlerden etkilenmezler.
Penisilinler kan, serum, irin ve çok sayıda bakteri varlığında da
etkili olurlar. 0,7 Ü/ml kan yoğunluğundan daha az penisilin varlığında
bile inhibisyona uğrayan bakteriler bu grup antibiyotiklere aşırı
duyarlı olarak kabul edilirler. Belirtilen kan penisilin
yoğunluklarında inhibisyona uğrayan mikroorganizma türleri arasında
C.perfringens, C. tetani, S. aures, Streptococcus agalactica ve
Corynobacterium pyogenes bulunur. 1 ünite/ml ‘ lik kan penisilin
yoğunluklarında bile inhibisyona uğramayan mikroorganizmalar
penisilinlere duyarsız veya dirençli olarak kabul edilirler. E. coli
gibi birçok gram negatif basiller, Klebsiella, Shigella, Proteus ve
Pseudomonas’ lar bu grup bakteri türlerini oluştururlar.
Bazı bakteri türleri, canlı yapıda antibiyotik etkinliğine direnen
letal etkili toksinler salgılandığından veya antibiyotikler tarafından
engellenemeyen dokusal reaksiyonlara neden olduklarından, in vivo
koşullarda değişik tipte patojenite gösterirler. Örneğin, barsaklarda
üreyen Clostridium welchii tip D bakterileri penisilinlere duyarlı
oldukları halde, salgıladıkları toksinler barsaklardan emildikten sonra
antibiyotikler tarafından nötralize edilmezler ve ayrıca organizmadaki
yıkımlanma hızı da çok yavaş olduğu için ciddi böbrek lezyonlarına ve
hatta ölümlere neden olur. Öte yandan ağız yoluyla verilen
penisilinler, etkileri başlamadan önce büyük ölçüde mide hidroklorik
asidi ve mide öz sularının etkisiyle inaktif hale dönüşürler. Keza
Stafilokoklardan ve C. pyogenes’ den ileri gelen mastitis olaylarında
aşırı ölçüde irin, ödem ve fibröz doku şekillenir; böyle koşullarda
gerek intramammar yoldan gerekse sistemik olarak verilen penisilininin
mikropların çoğalması aşamasında hastalık kaynağına yetişme olasılığı
çok azalır.
Yarı-sentetik penisilinlerden ampisilin, amoksisinin, hetasilin ve
karbenisilin, geniş spektrumlu antibiyotik niteliği taşırlar. Hem in
vitro hem de in vivo koşullarda çok sayıga gram negatif ve gram pozitif
bakteriler üzerinde etkili olurlar. Doğal penisilinlere dirençli
bakteri suşları üzerinde olduğu kadar, Stafilokoklar, Streptokoklar ve
S. fecalis, korinebakteri, klostridia, Fusiformus spp., E. coli,
Klebsiella, Şigella, Salmonella, Proteus, Brucella ve Pasteuralla’ lara
karşıda etkilidirler. Öte yandan metisilin oksasilin ve dikloksasilin
gibi penisilinaza dayanaklı yarı- sentetik penisilin türevleri
özellikle penisilinaz salgılayan stafilokok sularlına etkirler;
oksasilin’in benzeri etkisi metisilininkinden daha yüksek olmakla
beraber, yüksek oranda serum proteinlere bağlandığından etkinliği
azdır.
Bakteriyel direnç gelişimi: Bakteriyel hastalıkların sağaltımında
gerekli duyarlık testleri yapılmaksızın ve bakteri türleri arasında
ayrım gözetmeksizin aşırı derecede penisilin kullanılması sonucu son
yıllarda bir çok bakteri türünde penisiline dirençli suşların sayısı
giderek artmıştır. Bununla beraber, uzun ve geniş kapsamlı
araştırmaların sonuçları, doğal olarak penisiline duyarlı olan pek çok
bakteri türünde aynı niteliğin hala devam ettiğini ortaya çıkartmıştır.
Penisiline dirençli streptokokların neden olduğu mastitis olaylarıyla
karşılaşan bir sığır sürüsünde enfekte meme bezlerinden izole edilen
sreptokok suşlarının in vitro olarak penisiline duyarlı olduğu
belirlenmiştir. Bununla beraber aynı masitis olaylarında enfekte
sığırlardan izole edilen mikrokok ve enterkok suşlarının
streptokoklardan daha yaygın şekilde dirençli oldukları anlaşılmıştır.
Son yıllarda, çeşitli ülkelerde büyük hastanelere yatarak sağaltım
görmüş insanlardan izole edilen STOHYLOCOCCUS aures suşlarında
penisiline karşı yaygın şekilde direnç olgısınun geliştiği ortaya
çıkmıştır. İzole edilen S.aures suşlarından3/4’ünün penisiline aşırı
derecede dirençli bulunan hastalıkların bu bakterilei, hastanelerde
sağaltım gördükleri sırasında aldıkları ortaya çıkmıştır. Hiç hastaneye
yatmamış bireylerden izole edilen stafilokok suşlarında karşılaşılan
dirençli suşların raslantı oranı, hastanede sağaltım görmüş olanlara
göre çok düşük bulunmuştır. Penisiline dirençli stafilokok rastlantı
oranının penisilin kullanımına koşut bir şekilde arttığı anlaşılmıştır.
Sürekli halde penisline maruz kalan stafilokokların daha fazla
direnç kazandıkları ortaya çıkmıştır. Bu yoldan dirençlilik olgusunun
gelişmesinde bakrerilierle sık sık temas olanağı sağlayan hava, su,
yiyecekler çeşitli mutfak kapları, aletler, yara ve deri
yüzeyindebulunan çok az miktarlardaki penisilinin de büyük katkısı
vardır. Böylece penisilini yem katkı maddelerinin bakterilerde direnç
gelişmesi yönünden taşıdığı önem açıkça ortaya çıkmaktadır.
Hayvan hastanesi ve kliniklerinde de penisiline dirençli bakteri
suşlarının kolayca yerleşebildiği ve bu tür veteriner sağlık
kuruluşlarının sürekli bir dirençli bakteri kaynağı oluşturduğu
anlaşılmıştır. Böyle kuruluşlarda sağaltım uygulanan hayvanların gerek
hayvan sürüleri ve gerekse insan toplulukları için penisiline d,rençli
stafilokoklar yönünden rezervuar görevyaptığı saptanmıştır.Hospitalize
edilmiş köpeklerde edilmeyenlerden iki katı daha fazla oranda
penisiline dirençli stafilokok suşuna rastlanmıştır. Bu durum
penisiline dirençli bakteri suşlarının yayılmasını önleyebilmek için
hastaneye veye kliniklere alınan hasta hayvanlarda tam bir mikrobik
strelizasyon sağlayana kadar sağaltımının sürdülmesi gerektiğini
vurgulamaktadır. Bakterilerde penisilinlere karşı direnç gelişmesi
farklı şekillerde olabilir.
1. Patojen stafilokoklar ve koliform bakteriler başta olmak üzere,
bazı bakteri türleri, adaptif (indüklenebilir) nitelikli bir enzim olan
B-laktamazları (penisilinazlar) salgılayabilir. Bu tür bakteriler
penisilinle temasa gelince enzim sentezi indüklenir ve böylece ortama
salınan enzim aracılığıyla baktetriler penisilinleri parçalamak
suretiyle direnç kazanır. Farklı penisilin türevlerinin penisilinaza
karşı dayanılılıklara içerdikleri yan zincirin yapısıyla yakından
ilgilidir. Penisilinazların katalitik etkisi öncelikle substrat görevi
yapan amid bağlarına yöneliktir. Enzimlerin bu bağlara tutunmasının
önleyecek şekilde aynı bağaların ve polar gruplar veya sterik bir
molekül yapısını içeren penisilin türevleri genellikle penisilanazlara
dayanıklıdırlar.
2. Bazı bakterilerde amidaz enzimi salgılayarak 6-aminopenisillanik
aside bağlı radikali koparmak suretiyle, penisilinleri etkisiz hale
dönüştürürler.
3. Kimi bakteriler ise, penisiline karşı farklı nitelikli bir
dirença sahiptirler; penisilinleri parçalayan bu tür bakteri
mutantlarının hücre zarları muhtemelen penisilinlerden etkilenmeyen
veya penisilini geçirmeyen bir yapıya sahiptir. Belirtilen türden
direnç genellikle oldukça yavaş bir şekilde gelişir.
4, Gelişimleri tamamlanmış hücre duvarları şekillenmiş metabolik
etkinlikleri duraklamış bakterilerde durağan (persister) şekilleri adı
verilir.
5. Bazı bakteriler hücre duvarı şekillenmeden de yaşamlarını
sürdürme yeteneğini kazanabilirler veya mukopeptid sentezini
penisilinlerin etkşileyemediği başka yollardan 7yapabilirler; böylece
penisiline direnç hale gelirler. Penisilin türevlerinden birine direnç
olan bakteri genellikle diğer penisilin türevlerinden dirençlidir.
Ancak direnç olgusu, penisilinaz salgılama nedenine dayanırsa, bu tür
bakteriler metisilin, oksasilin ve dikloksalin gibi penisilinaza
dayanıklı yarı-sentetik yarı sentetik penisilinler tarafından
etkilenebilirler. FARMAKOKİNETİK ÖZELLİKLERİ
Tüm penisilin tuzları ve esterleri temelde aynı kemoterapötik etkiye
sahiptirler; emilme, atılma ve antibakteriyel etkinlik yönlerinden
sadece aralarında nicel ayrım gösterirler. ZEHİRLİLİKLERİ VE HALK SAĞLIĞI YÖNÜNDEN ÖNEM TAŞIYAN KALINTI BIRAKMA ÖZELLİKLERİ
|
|
| Son Güncelleme ( Salı, 27 Mart 2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Hoşgeldiniz Ziyaretçi. |
| Kayıp Parola? |
| Hesabınız yok mu? Kayıt Ol |