
"Biyomalzeme bilimi"nde, biyolojik sistemlerle etkileştiğinde uyum sağlayabilecek yeni malzemelerin geliştirilmesi için yoğun çaba harcanmakta. Biyomalzemeler, insan vücudundaki canlı dokuların işlevlerini yerine getirmek ya da desteklemek amacıyla kullanılan doğal ya da sentetik malzemeler olup, sürekli olarak veya belli aralıklarla vücut akışkanlarıyla (örneğin kan) temas ederler. Bilimsel anlamda yeni bir alan olmasına karşın, uygulama açısından biyomalzeme kullanımı tarihin çok eski zamanlarına kadar uzanmakta. Mısır mumyalarında bulunan yapay göz, burun ve dişler bunun en güzel kanıtları. Altının diş hekimliğinde kullanımı, 2000 yıl öncesine kadar uzanmakta. Bronz ve bakır kemik implantlarının kullanımı, milattan önceye kadar gitmekte. Bakır iyonunun vücudu zehirleyici etkisine karşın 19. yüzyıl ortalarına kadar daha uygun malzeme bulunamadığından bu implantların kullanımı devam etmiş. 19. yüzyıl ortasından itibaren yabancı malzemelerin vücut içerisinde kullanımına yönelik ciddi ilerlemeler kaydedilmiş. Örneğin 1880'de fildişi protezler vücuda yerleştirilmiş. İlk metal protez, vitalyum alaşımından 1938'de üretilmiş. 1960'lara kadar kullanılan bu protezler, metal korozyona uğradığında ciddi tehlikeler yaratmış. 1972'de alumina ve zirkonya isimli iki seramik yapı herhangi bir biyolojik olumsuzluk yaratmaksızın kullanılmaya başlanmış, ancak inert yapıdaki bu seramikler dokuya bağlanamadıklarından çok çabuk zayışamışlar. Aynı yıllarda Hench tarafından geliştirilen biyoaktif seramikler, (örneğin biyocam ve hidroksiapatit) ile bu problem çözülmüş bulunuyor.
İlk başarılı sentetik implantlar, iskeletteki kırıkların tedavisinde
kullanılan kemik plakalarıydı. Bunu 1950'ler kan damarlarının değişimi
ve yapay kalp vanalarının geliştirilmesi, 1960'larda da kalça
protezleri izledi. Kalp ile ilgili cihazlarda esnek yapılı sentetik bir
polimer olan poliüretan kullanılırken, kalça protezlerinde paslanmaz
çelik öne geçti. Bunun yanısıra, ilk olarak 1937'de diş hekimliğinde
kullanılmaya başlanan poli(metilmetakrilat) (diş akriliği olarak da
bilinir) ve yüksek molekül ağırlıklı polietilen de kalça protezi olarak
kullanıldı. II. Dünya Savaşından sonra, paraşüt bezi (Vinyon N adıyla
bilinen poliamid) damar protezlerinde kullanıldı. 1970'lerde ilk
sentetik, bozunur yapıdaki ameliyat ipliği, poli(glikolik asit)'den
üretildi. Kısacası, son 30 yılda 4O'ı aşkın metal, seramik ve polimer,
vücudun 40'dan fazla değişik parçasının onarımı ve yenilenmesi için
kullanıldı. Biyomalzemeler, yalnızca implant olarak değil,
ekstrakorporeal cihazlarda (vücut dışına yerleştirilen ama vücutla
etkileşim halindeki cihazlar), çeşitli eczacılık ürünlerinde ve teşhis
kitlerinde de yaygın olarak kullanılmakta. Günümüzde, yüzlerce firma
tarafından çok sayıda biyomalzeme üretilmekte. 2700'ü aşkın çeşitte
tıbbi cihaz, 2500 kadar farklı teşhis ürünü ve yaklaşık 39.000
civarında değişik eczacılık ürünü, bu teknolojinin en büyük pazarını
oluşturuyor. Ancak, halen biyomalzemeden kaynaklanan aşılamamış
sorunlar da var. Bunların çözümünde doku mühendisliği ve gen tedavisi
alternatif yaklaşımlar sunuyorlar. Özellikle nanoteknoloji, bilişim
teknolojileri ve fabrikasyon yöntemlerindeki gelişmelere paralel olarak
daha mükemmel biyomalzemelerin geliştirilmesi hedefleniyor.
Biyomalzemeler temel olarak tıbbi uygulamalarda kullanılmalarına
karşın, biyoteknolojik alandaki kullanımları da göz ardı edilmemeli.
Bunlar arasında hücre teknolojisinde hücre ve hücresel ürün üretiminde
destek malzeme olarak, atık su arıtımında adsorban (yakalayıcı tutucu)
malzeme olarak, biyosensörlerde, biyoayırma işlemlerinde, enzim, doku,
hücre gibi biyoaktif maddelerin immobilizasyonunda (tutuklanmasında) ve
biyoçiplerdeki kullanımları sayılabilir.
Biyomalzemeler, insan vücudunun çok değişken koşullara sahip olan
ortamında kullanılırlar. Örneğin vücut sıvılarının pH değeri farklı
dokulara göre 1 ila 9 arasında değişir. Günlük aktivitelerimiz
sırasında kemiklerimiz yaklaşık 4MPa, tendonlar ise 4080 MPa değerinde
gerilime maruz kalır. Bir kalça eklemindeki ortalama yük, vücut
ağırlığının 3 katına kadar çıkabilir, sıçrama gibi faaliyetler
sırasında ise bu değer vücut ağırlığının 10 katı kadar olabilir.
Vücudumuzdaki bu gerilimler ayakta durma, oturma ve koşma gibi
faaliyetler sırasında sürekli tekrarlanır. Biyomalzemelerin tüm bu zor
koşullara dayanıklı olması gerekiyor. Geçmişte gerek tahta, kauçuk gibi
doğal malzemelerin, gerekse altın, cam gibi yapay malzemelerin
biyomalzeme olarak kullanımı deneme yanılma yoluyla yapılmaktaydı.
Vücudun bu malzemelere verdiği cevaplar son derece farklıydı. Belirli
koşullar altında, bazı malzemeler vücut tarafından kabul görürken, aynı
malzemeler, koşullar değiştiğinde vücut tarafından
reddedilebilmekteydi. Son 30 yıl içinde biyomalzeme doku
etkileşimlerinin anlaşılması konusunda önemli bilgiler elde edilmiş
bulunuyor. Özellikle canlı ve cansız malzemeler arasında çok büyük
farklılıklar olduğu saptanmış durumda.
Ara yomalzeme" ve "biyouyumluluk''
malzemelerin biyolojik performanslarını belirt için kullanmışlar.
Biyouyumlu olan malzemeler, biyomalzeme olarak adlandırılmış ve
biyouyumluluk; uygulama sırasında malzemenin vücut sistemine uygun
cevap verebilme yeteneği olarak tanımlanmış. Biyouyumluluk, bir
biyomalzemenin en önemli özelliği. Biyouyumlu, yani 'vücutla
uyuşabilir' bir biyomalzeme, kendisini çevreleyen dokuların normal
değişimlerine engel olmayan ve dokuda istenmeyen tepkiler
(iltihaplanma, pıhtı oluşumu, vb) meydana get irmeyen
malzemedir.Wintermantel ve Mayer bu terimi biraz genişleterek
biyomalzemenin yapısal ve yüzey uyumluluğunu ayrı ayrı tanımlamışlar.
Yüzey uyumluluğu, bir biyomalzemenin vücut dokularına fiziksel,
kimyasal ve biyolojik olarak uygun olmasıdır. Yapısal uyumlu
ise/malzemenin vücut dokularının mekanik davranışına sağladığı optimum
uyumdur.
Biyouyumluluğu yüksek olan malzemeler, bedene yerleştirilebilir
cihazların hazırlanmasında kullanılıyorlar. Ancak halen mükemmel
biyouyumluluğa sahip bir malzeme sentezi gerçekleştirilebilmiş değil.
Tabloda implant cihazlarda kullanılan çeşitli doğal ve sentetik
malzemelere örnek verilmiştir. Biyouyumluluğu yüksek olan malzemeler, kısacası biyomalzemeler
metaller, seramikler, polimerler ve kompozit malzemeler olarak
gruplandırılmakta. Alüminyum oksit, biyoaktif cam, karbon ve
hidroksiapatit (HA) biyouyumlu seramik malzemelere örnek olarak
verilebilir. Biyomalzeme olarak kullanılan metaller ve alaşımlar ise,
altın, tantal, paslanmaz çelik ve titanyum alaşımları. Polietilen (PE),
poliüretan (PU), politetraşoroetilen (PTFE), poliasetal (PA),
polimetilmetakrilat (PMMA), polietilenteraftalat (PET), silikon kauçuk
(SR), polisülfon (PS), polilaktik asit (PLA) ve poliglikolik asit (PGA)
gibi çok sayıda polimer, tıbbi uygulamalarda kullanılmakta. Her
malzemenin kendine özgü uygulama alanı mevcut. Polimerler, çok değişik
bileşimlerde ve şekillerde (lif, film, jel, boncuk, nanopartikül)
hazırlanabilmeleri nedeniyle biyomalzeme olarak geniş bir kullanım
alanına sahipler. Ne var ki, bazı uygulamalar içinörneğin, ortopedik
alandamekanik dayanımları zayıf. Ayrıca, sıvıları yapısına alarak
şişebilir ya da istenmeyen zehirli ürünler (monomerler, antioksidanlar
gibi) salgılayabilirler. Daha da önemlisi, sterilizasyon işlemleri
(otoklavlama, etilen oksit, 60Co radyasyonu) polimer özelliklerini
etkileyebilir. Metaller, sağlamlıkları, şekillendirilebilir olmaları ve
yıpranmaya karşı dirençli olmaları nedeniyle biyomalzeme olarak bazı
uygulamatercih ediliyorlar.
Ortopedik ve diş implantları, genelde birinci grup kapsamına giren
metal seramiklerden hazırlanırken, kalpdamar siste tik cerrahi
malzemeleri polimer yor. Ancak, böyle bir gruplandırm geçerli değil.
METALİK BİYOMALZEMELER
Kristal yapıları ve sahip oldukları güçlü metalik bağlar nedeniyle
üstün mekanik özellikler taşıyan metal ve metal alaşımlarının
biyomalzeme alanındaki payı büyük. Biryandan ortopedik uygulamalarda
eklem protezi ve kemik yenileme malzemesi olarak kullanılırken, diğer
yandan yüz ve çene cerrahisinde, örneğin diş implantı gibi, ya da
kalpdamar cerrahisinde yapay kalp parçaları, kateter, vana, kalp
kapakçığı olarak da kullanılıyorlar. Metallerin biyomalzeme pazarındaki
en büyük payınıysa teşhis ve tedavi amaçlı aygıtların metalik aksamları
oluşturuyor.
Metalik Biyomalzeme Türleri
İnsan vücudunda kullanılmak üzere geliştirilen ilk metal,
"ShermanVanadyum Çcliği". Biyomalzeme üretiminde kullanılan, demir
bakır, krom, kobalt, nikel, titanyum, tantal, molibden ve vanadyum gibi
çok sayıda metal, az miktarda kullanılmak koşuluyla canlı vücuduna
uygunluk gösteriyorlar. Vücut içerisinde fazla miktarda bulunması
zararlı olan bu metaller, metabolizmik faaliyetler sırasında da
oluşabiliyorlar. Örneğin, kobaltın B12 vitamininden sentezlenmesi yada
demirin hücre fonksiyonu olarak meydana gelmesi gibi.
Metallerin biyolojik ortama uygunluğu vücut içerisinde korozyona
uğramalarıyla ilgili. Korozyon, metallerin çevreleriyle istenmeyen bir
kimyasal reaksiyona girerek oksijen, hidroksit ve diğer başka
bileşikler oluşturarak bozunması. İnsan vücudundaki akışkan, su,
çözünmüş oksijen, klorür ve hidroksit gibi çeşitli iyonlar içerir. Bu
nedenle, insan vücudu biyomalzeme olarak kullanılan metaller için
oldukça korozif bir ortamdır. Malzeme, korozyon sonucunda zayışar, daha
da önemlisi korozyon ürünleri doku içerisine girerek hücrelere zarar
verirler. Soy metallerin korozyona karşı direnciyse mükemmel.
Biyomalzeme olarak kullanılan metallerin önemli olanları aşağıda
sıralanıyor.
Çelik: İki türü bulunuyor. Demir, karbon ve eser miktarda fosfor,
silisyum ve mangandan oluşan çelik, karbon çeliği olarak
adlandırılıyor. %1'den daha düşük karbon içeriğine sahip ve diğer
metaller ve ametalleri de içerecek şekilde hazırlanan çelikse alaşım
çeliği. Bu gruptaki çelikler, karbon çeliğine göre daha pahalılar ve
işlenmeleri de daha zor. Ancak, korozyon ve ısıl dirençleri çok daha
yüksek. Alaşım çelikleri, alüminyum, krom, kobalt, bakır, kurşun,
mangan, molibden, nikel, fosfor, silisyum, kükürt, titanyum, tungsten
ve vanadyum içerebilirler. Alüminyum, aşınmaya karşı direnci
artırırken, yüksek miktarlarda eklenen krom, korozyon direncini ve ısıl
direnci artırır. Bu tür çelikler, "paslanmaz çelik" olarak adlandırılır. Biyomalzeme olarak yaygın
kullanılan paslanmaz çelik 316L olarak bilinir. "L", karbon içeriğinin
düşük olduğunu belirtmek için eklenmiştir. Bu çelik, 1950'li yıllarda
316 paslanmaz çeliğin karbon içeriği ağırlıkça %0.08'den %0.03'e
düşürülerek hazırlanmıştır. 316L'nin %6065'i demir olup, %1719 krom ve
%1214 nikelden oluşur. Yapısında az miktarda azot, mangan, silisyum,
kükürt, fosfor ve molibden de bulunur. Kobalt içeren alaşımlar: Bunlar
kobaltkrom alaşımlarıdır. Temel olarak kobaltkrommolibden alaşımı ve
kobaltnikelkrommolibden alaşımı olmak üzere iki tür alaşımdan söz
edilir. Kobaltkrommolibden alaşımı, uzun yıllardan beri dişçilikte ve
son zamanlarda yapay eklemlerin üretiminde kullanılmakta.
Kobaltnikelkrommolibden alaşımıysa daha yeni bir malzeme. Fazla yük
altındaki eklemlerde (diz ve kalça gibi) ve protezlerde kullanılmakta.
Bu tür alaşımların bileşimleri, temel olarak ağırlıkça %65 kobalt ve
geri kalanı kromdan oluşuyor. Daha iyi tanecik elde etmek için yapıya
molibden ekleniyor. Kobalt içeren alaşımların elastik modülü (malzeme
sertliğini gösteren bir değer) paslanmaz çeliğinkinden daha büyük.
Titanyum ve titanyum içeren alaşımlar: Titanyumun biyomalzeme
üretiminde kullanımı 1930'lu yılların sonlarına doğru görülmeye
başlanıyor. Titanyum, 316 paslanmaz çelik, ve kobalt alaşımlarına göre
daha hafif bir malzeme. Titanyum, yüksek sıcaklıklarda çok reaktif ve
oksijen varlığında patlamaya hazır bir element. Bundan dolayı, yüksek
sıcaklık uygulamalarında inert bir atmosfere gerek duyulur ya da
vakumda eritilir. Oksijenin bulunduğu ortamda, oksijen metal içerisine
geçer ve metali kırılganlaştırır.
Dental Amalgam: Amalgam, bileşenlerinden biri civa olan alaşıma denir.
Civa, oda sıcaklığında sıvı fazda olur ve gümüş, kalay gibi diğer
metallerle reaksiyona girebilir. Böyle bir reaksiyon sonucu, bir oyuk
içine doldurulabilecek plastik bir kütle elde edilir. Bu özelliğinden
dolayı amalgam, diş dolgu maddesi olarak kullanılır.
Altın: Altın ve altın alaşımları kararlılık, korozyon direnci ve uzun
ömürlü oluşlarından dolayı diş tedavisi açısından yararlı metaller.
Altın alaşımları, saf altına göre daha iyi mekanik özelliklere sahip
olduklarından, dökme işlemine tabi tutulurlar. Bu alaşımların %75 veya
daha fazlası altın, geri kalan kısmıysa soy metallerden oluşur. Bakır
dayanımı artırır. Platin de aynı etkiyi gösterir, ancak %4'ten fazla
eklenirse, alaşımın erime sıcaklığı artarak işlenmesi zorlaşır. Az
miktarda çinko ilavesiyle, erime sıcaklığı düşürülür. %83'ten fazla
altın içeren yumuşak alaşımlar fazla yük altında kalmayacak şekilde
dolgu malzemesi olarak kullanılır. Daha az altın içeren alaşımlarsa
daha serttirler ve yüke karşı dayanımları daha yüksektir. Bu nedenle
kaplama malzemesi olarak kullanılırlar.
Nikeltitanyum alaşımları: Bu alaşımlar, ısıtıldıklarında bozulan ilk
şekillerine dönebilme özelliğine sahiptirler. Bu özellik, "şekil hafıza
etkisi" olarak adlandırılır. fiekil hafıza etkisinin gerekli olduğu
bazı biyomalzeme uygulamaları; diş köprüleri, kafatası içerisindeki
damar bağlantıları, yapay kalp için kaslar ve ortopedik protezler
olarak sıralanabilir.
Diğer Metaller: Tantal, mekanik dayanımın zayıflığından ve yüksek
yoğunluğundan dolayı yaygın kullanıma sahip olmayan bir madde. En
önemli uygulaması, plastik cerrahisinde ameliyat ipliği olarak
kullanımı.
Platin ve gruptaki soy metaller yüksek korozyon direncine sahipler,
fakat mekanik özellikleri zayıf. Bu metaller, kalpte atınımların
başlamasını uyaran otonom merkezde elektrot olarak kullanılırlar.
BİYOHİBRİD MALZEMELER:
HÜCRE KAPSÜLLERİ
"Hücre tedavisi", hasarlı ya da işlevini yitirmiş hücre
fonksiyonlarının sağlıklı hücreler ile gideriminin amaçlandığı bir
tedavi. Uygun dokudan izole edilen hücre, özellikleri belirlendikten
sonra yeterli sayı ve kalitede hedef organa yollanıyor. Kilit nokta, bu
hücrelerin nereden sağlanacağı. En iyi yaklaşım, hastanın sağlıklı
bölgesinden alınan hücrelerin (otolog hücre) vücut dışın da hazırlanan
hücre kültürlerinde çoğaltılarak hastaya nakledilmesi. Bağışıklık
sistemince reddedilmemesi en büyük avantajı; fakat çoğunlukla üretim
için gerekli olan çok az sayıdaki hücrenin alınması bile hastada doku
kaybına neden olabiliyor. Özellikle yaşlılarda bu yöntem pek
kullanılamıyor. Hücrelerin başka insandan alındığı durumdaysa,
bağışıklık sistemi reddi en büyük risk. Çoğu zaman verici (donör)
bulmak da zor. Bazı durumlarda farklı türlerden, örneğin, hayvandan
insana hücre nakli yapılabiliyor. Fakat bağışıklık sistemince
reddedilmenin yanısıra, hayvanlarda görülen virüslerin bulaşma ihtimali
de büyük. Yakın zamanda önem kazanan bir diğer hücre kaynağıysa, "hücre
hatları" (cell line). Değişime uğradıklarından tümör oluşturma riskleri
var ve yine bağışıklık sistemince red edilebiliyorlar. Kısacası, otolog
hücreler dışındaki tüm hücreler için "bağışıklık sistemi reddi" ortak
problem. Çözüm için başvurulan yöntemlerin başında "kapsülasyon"
geliyor.
Canlı hücre veya dokuların yarı geçirgen bir zar içine kapsüle edilme
(hapsedilme) düşüncesi ilk kez 1978 yılında Lim tarafından öne
sürülmüş. 1980'de ise Lim ve Sun tarafından pankreasın insülin
salgılayan Langerhans Badacık hücreleri, doğal bir polimer olan aljinat
içerisine kapsüle edilmiş ve bu kapsüller deney hayvanına enjekte
edildiğinde, diyabetik durumun (şeker hastalığının) düzeldiği görülmüş.
Hücre kapsüllerinin üç türü var: Akışlı cihazlar, mikrokapsüller ve makrokapsüller.
Akışlı cihazlar: Damar cihazları olarak da bilinen bu cihazlarda
hastanın kanı, bir plastik tüpe alınır. Vücut için gerekli işlevi
sağlayacak hücrelerse tüpün kapalı bölmesine yerleştirilir. Tüpün kanla
etkileşen kenarları gözeneklidir. Kan, tüp içerisinde akarken
hücrelerce salgılanan maddeleri içerisine alır ve hücrelere gerekli
oksijeni ve besin maddelerini sağlar. Bu cihazın iç çapı 1 milimetre
civarındadır.
Mikrokapsüller: Tek hücreler veya hücre kümeleri yarı geçirgen bir
zarla çevrili olurlar. Bu tür sistemler hidrojellerden, çoğunlukla da
aljinatdan yapılıyor. Canlı hücreler sodyumaljinat çözeltisinde
dağıtılır. Daha sonra, bu karışım bir mikrodamla oluşturucu cihaz
içerisinden geçirilerek yaklaşık 0.5 milimetre çapında mikrokapsüller
oluşturulur. Kalsiyum klorür çözeltisine damlatılan bu karışım, çapraz
bağlanarak çözünmez hale gelir. Mikrokapsüllerin geçirgenliği, mekanik
dayanımı ve biyouyumluluğu, polianyonlar örneğin poli(lisin) ile
kaplanarak istenilen değere getirilir. Enjekte edilebilir bu kürelerin
üretimi kolay ve çabuk. Fakat kırılgan oluşları ve istenmeyen bir
durumla karşılaşıldığında vücut içerisindeki yerlerinin saptanıp dışarı
çıkartılmaları çok zor.
Makrokapsüller: Çok sayıda hücre veya hücre kümesi çubuk, disk veya içi
boş silindir (hollowfiber) şeklindeki yapılara yerleştiriliyor.
Kapsülün iç kısımlarındaki hücrelere oksijen ve besin maddesi
taşınımının güçlüğü en büyük dezavantajı. Makrokapsüller ve akışlı
cihazlar genellikle akrilonitrilvinil klorür kopolimerinden
hazırlanıyorlar.
Tüm kapsüllerin ortak özelliği, yarıgeçirgen bir zara sahip oluşları.
Bu zar, 10 nanometrelik gözeneklere sahip. Böylelikle, bağışıklık
sistemi elementleri, örneğin IgG antikorlar ve lenfositler, kapsül
içerisine giremiyor ve hücrelerin bağışıklık sistemince reddi
engellenmiş oluyor. Fakat gözenekler hücreler için gerekli besin
maddelerinin girişine ve ürün çıkışına izin veriyor. Kapsül
hazırlanmasında kullanılacak polimerlerin vücut ortamında
parçalanmaması ve hücrelerin işlevlerini kapsül içerisinde de devam
ettirmeleri yöntemin kritik noktaları.
1994 yılında "kronik ağrı" şikayeti olan bir kişi, kapsüllerle
tedavinin ilk deneği oldu. Cerrah, hastanın omuriliğine küçük bir
plastik tüp yerleştirdi. İki ucu kapatılmış olan bu tüp, 5 santimetre
uzunluğunda ve dar olup, doğal ağrıkesicileri salacak "buzağı
hücreleri"yle doldurulmuştu. İdeal olarak, ağrıkesiciler plastik
üzerindeki gözeneklerden sızarak omurilikdeki sinir hücrelerine
ulaşacak ve böylece ağrı sinyalleri beyine gönderilecekti. Gözenekler
küçük molekül ağırlıklı besin maddeleri ve oksijenin bu tüpe girişine
izin verecek, fakat büyük molekül ağırlıklı bağışıklık sistemi
elemanlarının girişini engelleyecek kadar küçük oluyor. Bu çalışma bir
başlangıçtı. Vücuda yerleştirilen hücrelerin ne kadar süreyle
canlılıklarını koruyacakları ve içerdikleri analjezik maddeleri
salacaklarını görmek amacıyla tasarlanmıştı. Sistem gerçekten de
çalıştı. Daha sonra, çok sayıda hastada da aynı başarıya ulaşıldı. Bu
çalışmalardan 5 yıl sonra, benzer olarak bir karaciğer destek sistemi
geliştirildi. Hücre kapsüllerinin kullanıldığı bu tedaviler
"immünoizolasyon tedavisi" veya "biyohibrid organlarla tedavi" olarak
da adlandırılmakta. Kronik ağrı ve karaciğer yetmezliği dışında, şeker
hastalığı, Parkinson ve Huntington hastalıkları, hemofili (kanın
pıhtılaşmaması), anemi (kansızlık) ve çeşitli göz hastalıkları bu
tedavinin diğer adayları.
Tip I şeker hastalığında, pankreas insülin salgılamayı durdurmakta.
İnsülin, kandaki şekeri normal düzeyde tutan bir hormon. Bu hastalara
yapılan günlük insülin enjeksiyonları, yaşamlarını devam ettirmelerini
sağlıyor. Fakat bir yandan da, pankreasın saldığı normal insülinden
farklı bir salım özelliği taşıyor. Uzun yıllar sonra, bu hastalarda
körlük ve böbrek yetmezliği gibi arazlar ortaya çıkmakta. Bu nedenle,
hücre kapsüllerinin şeker hastalığı tedavisinde kullanımı çok önemli;
ancak şu anda insanlarda başarı çok zor. Çünkü, bu tedavi için yaklaşık
2 milyon betahücresi gerekli ki, bu rakam şu ana kadar klinik
çalışmalarda kullanılabilen sayının 1000 katı. Çözüm, gen mühendisliği
yaklaşımıyla hızla çoğalan, glikozduyarlı, insülinsalan hücre
hatlarının üretimi olarak gözüküyor. Bu konudaki çalışmaların,
önümüzdeki günlerde meyvelerini vermesi umut ediliyor.
Hücre kapsüllerinin yalnızca vücuda yerleştirilerek, yani implant
şeklinde kullanılması şart değil. Örneğin, karaciğerdestek sistemleri
vücut dışında çalışıyor (ekstrakorporeal cihaz). Bu sistemin amacı,
transplantasyon sırası gelene kadar karaciğeryetmezliği çeken hastaya
yaşam şansı vermek. Bu makine, hasta kanını dışarı alarak plazmasını,
yani sıvı kısmını bir aktif karbon kolonuna yolluyor. Bu kolon, kandaki
bazı zehirli maddeleri uzaklaştırıyor. Kolon çıkışında bir
oksijenlendirme ünitesi var. Cihazın kapsül kısmınaysa domuzdan alınan
sağlıklı karaciğer hücreleri (hepatositler) doldurulmuş. Plazmadan
hücrelere geçen (sızan) toksinler zehirsiz hale getiriliyor ve
temizlenmiş plazma hastaya geri dönüyor.
BİYOSERAMİKLER
Milyonlarca yıl öncesinde ateşin keşfiyle, kilin seramik çanak çömleğe
dönüştürülmesi, insan topluluklarının göçebe avcılıktan yerleşik
tarımsal yaşama geçişinde en büyük faktör olmuş. Seramiklerin insan
yaşamında yarattığı bir diğer büyük devrimse, geçtiğimiz 40 yılda
vücudun zarar gören veya işlevini yitiren parçalarının tamiri, yeniden
yapılandırılması ya da yerini alması için özel tasarımlı seramiklerin
geliştirilmesi ve kullanımıyla gerçekleşmiş. Bu amaçla kullanılan
seramikler, "biyoseramikler" olarak adlandırılıyor. Biyoseramikler,
polikristalin yapılı seramik (alümina ve hidroksiapatit), biyoaktif
cam, biyoaktif cam seramikler veya biyoaktif kompozitler
(polietilenhidroksiapatit) şeklinde hazırlanabiliyor. İnorganik
malzemelerin önemli bir grubunu oluşturan bu malzemeler, sağlık
sektöründe çok çeşitli uygulamalarda kullanılmaktalar. Örneğin, gözlük
camları, teşhis cihazları, termometreler, doku kültür kapları,
endoskopide kullanılan fiber optikler, bunlar arasında sayılabilir.
Çözünmez gözenekli camlar, enzim, antikor ve antijen taşıyıcı olarak da
kullanılmakta. Mikroorganizmalara, sıcaklığa, çözücülere, pH
değişimlerine ve yüksek basınçlara olan dirençlilikleri bu uygulamalar
açısından büyük avantaj sağlıyor.
Seramikler, dişçilikte dolgu malzemesi, altınporselen kaplama ve protez
parçaları olarak yaygın bir biçimde kullanılıyor ve "diş seramikleri"
olarak isimlendiriliyorlar.
Biyoseramiklerin Dokular İle Etkileşimi
Canlı dokuya yerleştirilen tüm malzemeler, bu dokudan tepki alırlar. Bu
tepki dokuimplant ara yüzeyinde oluşur ve Tablo 1'de sıralanan çeşitli
faktörlere bağlı olur. Bu faktörlere bağlı olarak implant malzemeye
olan doku cevabının dört türünden bahsedilebilir:
Malzeme toksikse, çevresindeki doku ölür.
Malzeme toksik değil ve biyoinertse, değişik kalınlıklarda fibroz doku oluşumu gerçekleşir.
Malzeme toksik değil ve biyoaktifse, doku implant arayüzeyinde bağlanma gerçekleşir.
Tablo 1. Implantdoku arayüzey ilişkisini etkileyen faktörler
Malzeme toksik değil, fakat çözünür yapıdaysa, çevresindeki doku, implantın yerini alır.
Biyoseramiklerin türüne bağlı olarak gözlenen doku cevapları farklı
olur. Ayrıca Tablo 1'de yer alan diğer faktörlerin de bu cevaplardaki
etkisi unutulmamalı.
Seramik implantların en ilgi çekici özelliklerinden biri, doku için zehir etkisi oluşturmamaları.
Dokuların çok karşılaşılan bir tepkisi de, dokunun implant çevresinde
ipliksi bir kapsül üretmesi. Bu ipliksi doku, organizma tarafından
implanta karşı bir duvar örmek için veya implantı izole etmek için
üretilir. Kısacası, bir çeşit korunma mekanizmasıdır ve implant,
zamanla ipliksi doku ile tamamen kaplanarak doku yüzeyinden
uzaklaştırılır. Metaller ve çok sayıda polimer, bu çeşit bir tepkiye
neden olurlar. Alümina ve zirkonya gibi hemen hemen inert sayılabilecek
seramikler de, ara yüzeyde ipliksi doku oluşumuna neden olurlar. Ancak,
optimum koşullarda bu doku son derece incedir. Kimyasal reaktişiği çok
yüksek olan metal implantlardaysa daha kalın ara yüzey tabakaları
oluşur.
Ara yüzeydeki uyumluluk ve hareketlilik de tabakanın kalınlığını büyük ölçüde etkiler.
Üçüncü bir doku tepkisiyse, implantla doku arasındaki ara yüzeyde
bağlanmanın gerçekleşmesidir. Bu yüzey, "biyoaktif yüzey" olarak
adlandırılır. Bağlanma, implantla doku arasındaki hareketliliği
engeller, ayrıca implantın vücut tarafından dışlanması da engellenmiş
olur.
Dördüncü tür etkileşimdeyse, implant malzeme, onarım işlemi
tamamlandığında çözünür ve kendisini çevreleyen doku tarafından
emilerek yok edilir. Bu nedenle emilebilir (rezorbe edilebilir) cinste
biyomalzeme kullanıldığında, bu malzemenin vücut sıvılarınca kimyasal
açıdan parçalanabilir yapıda olmasına dikkat edilmeli. Bozunma ürünleri
de zehirli olmamalı ve hücrelere zarar vermeden dokudan
uzaklaştırılmalı. Tablo 2'de biyoseramik türüne bağlı olarak gözlenen
doku cevapları özetlenmiş bulunuyor.
Alümina ve zirkonya, çok iyi mekanik uygunluk sağlayacak şekilde dokuya
yerleştirildiklerinde (morfolojik sabitleme) ara yüzeyde hareket
oluşmayacağından, klinik açıdan başarılı olacaklardır. Biyoseramikler,
diş tedavisi dışında da sert doku implantı olarak kullanılıyorlar.
Biyoseramikler, "biyoinert" ve "biyoaktif" olmak üzere iki grupda
incelenebilir. Biyoaktif seramik, doku ve implant arasında kimyasal bağ
oluşumuna izin veren seramiktir.
Yapısal işlevlerinden göre seramiklerin üç türünden söz edilebilir:
Oksit SSeramikleri: Bunlar inert yapıda olan ve oksijen iyonlarının
oluşturduğu düzlemde metal iyonlarının dağılmasıyla oluşan
polikristalin seramiklerdir. İki önemli türü mevcuttur. Alümina (Al2O3)
ve zirkonya (ZrO2).
Alümina: Yüksek yoğunluk ve yüksek ışığa (>%99.5) sahip alümina,
korozyon direnci, yüksek dayanımı ve iyi biyouyuşabilirlik özelliğinden
dolayı kalça protezlerinde ve diş implantlannda yaygın kullanıma
sahiptir. Bu uygulamalarda kullanılan alüminanın çoğu, iyi tane
yapısına sahip, polikristalin alfaAl2O3'ün 16001700°C'de preslenmesi ve
sinterlenmesi sonucu elde edilir. Alümina, 20 yılı aşkın süredir
ortopedik uygulamalarda kullanılmakta.
Zirkonya: Zirkonya da, alümina gibi bulunduğu fiziksel ortam üzerinde
inert etki gösterir. Alüminanın seramiklere göre avantajı, çok daha
yüksek çatlama ve bükülme direncine sahip olması.Zirkonya, uyluk kemiği
protezlerinde başarıyla kullanılmakta. Ancak uygulamalarında üç önemli
problemle karşılaşılıyor. Fizyolojik sıvılar nedeniyle zamanla gerilme
direncinin azalması; kaplama özelliklerinin zayıf oluşu ve potansiyel
radyoaktif malzemeler içermesi.
Zirkonya içerisinde yarılanma ömrü çok uzun olan radyoaktif elementler
bulunur (uranyum, toryum, vb). Bu elementleri yapıdan ayırmak çok zor
ve pahalı işlemler gerektiriyor. Zirkonya bazlı seramiklerde 0.5 ppm
U235'e rastlanmış bulunuyor. Radyoaktivite alfa ve gama etkileşimi
olarak ortaya çıkar. Alfaradyasyonu daha fazladır ve alfaparçacıkları,
yüksek iyonlaştırma kapasitesine sahip olduklarından yumuşak ve sert
doku hücrelerini tahrip edebilirler. Radyoaktivite düzeyi küçük
olduğunda da bu etkinin uzun süreli sonuçlarının incelenmesi gerekiyor.
Kalsiyumfosfat seramikleri
Bunlar: Kalsiyum ve fosfat atomlarının çoklu oksitleri şeklindeki
yapılar. Hidroksiapatit, Ca5(PO4)3OH, Trikalsiyum fosfat, Ca3(PO4)2
(emilebilir) ve oktakalsiyum fosfat CaH(PO4)3.2OH bu yapılara örnek
verilebilir.
Kalsiyum fosfat bazlı biyoseramikler tıpta ve dişçilikte 20 yıldan beri
kullanılmakta. Bu malzemeler, ortopedik kaplamacak, bu tür implantlar
ara yüzeyde hareket olacak şekilde yerleştirildiklerinde, fibroz kapsül
birkaç yüz mikrometre kalınlığa ulaşabilir ve implant çok çabuk gevşer.
Sonuç klinik açıdan başarısızlık.
Gözenekli implant durumunda, dokunun canlı ve sağlıklı kalabilmesi için
gözenekler 100150 mikrometre çapa sahip olmalılar. Bu tür büyük gözenek
boyutu, implanttaki kılcal boşlukların içerisinde büyüyen dokulara kan
sağlanabilmesi için gerekli. İmplant ve doku ararsındaki üremeye bağlı
olarak artan ara yüzey alanı, implantın hareketine karşı artan bir
direnç oluşturur. Ara yüzey, gözeneklerde büyüyen doku ile
belirlendiğinden, bu tür etkileşim, "biyolojik sabitleme" olarak
adlandırılır. İmplant olarak gözenekli metal kullanıldığında, büyük ara
yüzey alanı doku içerisinde metal iyon kaybına ve metal implantın
korozyonuna neden olabilmekte ve dar ve diş implantlarında, yüz
kemiklerinde, kulak kemiklerinde, kalça ve diz protezlerinde "kemik
tozu" olarak kullanılıyorlar. Kalsiyum fosfat seramiklerin
sinterlenmesi genellikle 10001500°C'de gerçekleşir ve bunu istenilen
şekle sıkıştırılması izler. Tüm kalsiyum fosfat seramikleri değişen
hızlarda biyolojik olarak bozunurlar.
Kalsiyum fosfat seramikleri, gözenekli yapıda da hazırlanabiliyorlar.
Gözenekli seramik implantların en büyük avantajı; kemik, seramik
malzemenin gözenekleri içerisinde büyüdüğünde, oluşan ara yüzeyin
mekanik açıdan yüksek kararlılığa sahip olması. Gözenekli implantlar
kemik oluşumu için yapı iskelesi olarak kullanılırlar. Mercanların
mikro yapısı, kontrollü gözenek büyüklüğüne sahip seramiklerin
oluşturulması açısından en ideal malzeme olmalarını sağlamakta.
Gözenekli malzemeler, her zaman için yığın formlarında daha zayışar ve
artan gözenekliliğe bağlı olarak, malzemenin dayanımı daha da
azalmakta. Kemik kırıklarını doldurmak için gözenekli sentetik kalsiyum
fosfat seramikler kullanılırken, diş implantlarında kaplama olarak
gözenekli hidroksiapatit malzeme kullanılıyor.
Cam ve ccamseramikler: Silika (SiO2) temelli seramiklerdir. Cam
seramikler Lityum/Alüminyum veya Magnezyum/Alüminyum kristalleri içeren
camlardır. Biyomalzemeler bu da tıbbi açıdan sorunlara yol açmakta.
Ancak, yüksek gözeneklilik her tür malzemenin dayanımını düşürür. Sonuç
olarak, metal alaşımlar üzerine gözenekli seramik kaplamalar ve
dokulardaki boşlukları doldurucu malzemelerin kullanılması, ara yüzey
kararlılığını sağlamak için en uygun yaklaşım.
Emilebilen implantlar, belli bir kullanım periyodunda dereceli olarak
bozunacak şekilde tasarlanmışlardır ve sonuçta yerlerini ev sahibi
dokuya bırakırlar. Bu durumda ara yüzey kalınlığı ya çok incedir, ya da
hiç olmaz. Ara yüzey kararlılığına bağlı problemlerin çözümü açısından,
emilebilen implant kullanımı uygun gözükmekte. Emilebilen seramik
implantların geliştirilmesinde dikkat edilecek noktalarsa şöyle
sıralanabilir:
1) Bozunma süresince ara yüzey kararlılığı ve dayanımı korunmalı.
camdaysa silika gruplarının bazıları kalsiyum, fosfor veya sodyum ile
yer değiştirmiştir (SiO2, Na2O, CaO, P2O5). Böylece doku ve implant
arasında kimyasal bağlanma gerçekleşir.
Biyoseramikler, iskeletteki sert bağ dokusunun tamiri veya
yenilenmesinde kullanılırlar. Bu malzemelere olan gereksinim, özellikle
ilerleyen yaşa bağlı olarak ortaya çıkmakta. Yaşlılarda kemikler çok
kırılgan olur; çünkü kemik yoğunluğu ve dayanımı 30 yaşından itibaren
azalır. Bu azalma kadınlarda çok daha ciddi boyutlarda. Çünkü menapoza
bağlı olarak vücutta hormonal değişimler olmakta. Bunun sonucunda kemik
üreten hücreler, yani osteoblastların yeni kemik üretiminde ve kemikte
oluşan mikro çatlakların kapanmasındaki üretkenliği azalıyor. Ortalama
insan ömrü 80 yıl olarak düşünülürse, 60 yaş civarında bağ dokusu için
yedek malzeme ihtiyacı başlıyor ve an azından 20 yıl boyunca
biyoseramiklere gerek duyuluyor.
Biyoseramiklerin kullanımını sınırlayan nedenlerin en önemlileri, bazı
klinik uygulamalardaki yavaş ilerleyen çatlaklar, yorulma ve değişik
darbe ve basınçlara dayanımlarının tam olarak bilinememesi. Bu
olumsuzlukları önlemek için kullanılan iki yeni yaklaşımdan birisi,
biyoaktif kompo zitler, diğeriyse biyoaktif seramiklerle yapılan
kaplamalar. Doku türüne, yaşına ve sağlık durumuna bağlı olan doku yenileme hızı, emilme hızına uygun olmalı. Malzeme, yalnızca metabolik olarak kabul edilebilecek maddeleri içermeli. Aksi halde kronik iltihaplanma olur ve ağrı başlar.
Trikalsiyum fosfat (TCP) seramikleri, gözenekli ve emilebilen
malzemelerdir. Çene veya baş ile ilgili düşük mekanik dayanımın
gerektiği uygulamalarda sert dokunun yerini alırlar. Emilebilen
biyoaktif camlar da, kemiklerin yeniden üretilmesinde giderek artan bir
biçimde kullanılmakta.
Ara yüzey problemlerinin çözümünde diğer bir yaklaşımsa, biyoaktif
malzemelerin kullanılması. Bu malzemeler, ara yüzeyde kendine özgü bir
biyolojik tepki oluştururlar ve sonuçta malzeme ve dokular arasında
kemik oluşumu gerçekleşir. Bu yaklaşımla, bağlanma süresi, dayanımı ve
mekanizması birbirinden farklı olan çok sayıda biyoaktif malzeme
üretilmiş bulunuyor. Bu gruptaki malzemeler, biyoaktif camlar, örneğin
Bioglass; biyoaktif camseramikler, örneğin Ceravital, AW cam seramik;
yoğun HA, örneğin Durapatite ve Calcitite ve biyoaktif kompozitler,
örneğin, HAPE, HABioglass, paslanmaz çelik lişer ile güçlendirilmiş
Bioglass.
Tablo 2. Biyoseramiklerin doku cevabına göre sınıflandırılması
Polimer, küçük, tekrarlanabilir birimlerin oluşturduğu uzunzincirli
moleküllere denir. Tekrarlanan birimler, "mer" olarak adlandırılır.
Senteze başlarken kullanılan küçük molekül ağırlıklı birimlereyse
"monomer" adı verilir. Polimerizasyon sırasında, monomerler doygun hale
gelerek (zincir polimerizasyonu) veya küçük moleküllerin yapıdan
ayrılmasıyla (H2O veya HCl) değişir ve "mer" halinde zincire
katılırlar. Polimerlerin özellikleri, yapı taşları olan monomerlerden
büyük farklılık gösterir. Bu nedenle, uygulama alanına yönelik olarak
uygun biyomalzeme seçimi, biyotıp mühendisi tarafından dikkatlice
yapılmalı.
Nişasta, selüloz, doğal kauçuk ve DNA (genetik materyal), doğal
polimerler grubuna girerler. Günümüzde çok sayıda sentetik polimer de
bulunur.
Genellikle monomerler, karbon ve hidrojen atomlarından oluşurlar ve bu
durumda polimer yapısı uzun hidrokarbon zincirine sahiptir. Bu tür
monomerlerin en basiti "etilen" dir (H2C=CH2) ve oluşturduğu polimer de
"polietilen" olarak adlandırılır. Çok sayıda etilen molekülü
yapılarındaki çift bağın açılması sonucu, kovalent bağlarla bağlanarak
polietilen zincirini oluştururlar. Genellikle "polimer" denildiğinde
akla gelen, bu hidrokarbon zincirine sahip "organik polimerler"dir.
Ancak, hidrojen ve karbon atomlarından başka atomlardan meydana gelen
polimerler de vardır. Örneğin, silisyum (Si), azot (N), ya da fosfor
(P) atomlarından oluşan polimer zincirleri de olur ve bu tür polimerler
"inorganik polimerler" olarak adlandırılır. Polimer zincirleri,
doğrusal yapıda, yani düz bir çizgi halinde olabileceği gibi,
"dallanmış" yapıda da olabilirler. Bu yapılar, polimer anazincirine
diğer zincirlerin yan dal olarak bağlanmasıyla oluşurlar. Bu yan dallar
başka bir ana zincirle bağlandığındaysa, "çaprazbağlı" polimerler
oluşur. Dallanma, polimerlerin uygun çözücülerdeki çözünürlüğünü
zorlaştırır, çaprazbağlı yapılarsa çözünmeyip, sadece yapılarına
çözücüyü alarak şişerler.
PMMA (polimetil metakrilat), hidrofobik, doğrusal yapıda bir zincir
polimeridir. Oda sıcaklığında camsı halde bulunur. Lucite ve Plexiglas
ticari isimleriyle tanınır. Işık geçirgenliği, sertliği ve kararlılığı
nedeniyle göziçi lensler ve sert kontakt lenslerde kullanımı yaygın.
Yumuşak kontakt lenslerse, aynı ailenin bir başka polimerinden hazırlanırlar. Bu polimer, metil metakrilata metilol (CH2OH) grubunun eklenmesiyle oluşan 2 hidroksietilmetakrilat
(HEMA) monomerinden sentezlenir. Yumuşak kontakt lensler,
poli(HEMA)'nın az miktarda etilengli kol dimetakrilat (EGDMA) ile
çapraz bağlanmasıyla hazırlanırlar. Çapraz bağlanma, sulu ortamda
polimerin çözünmesini engeller ve bu durumdaki
polimer "şişmiş hidrojel" olarak adlandırılır.
Tıbbi uygulamalarda yüksekyoğunluklu polietilen (PE) kullanılır. Çünkü,
alçakyoğunluklu PE sterilizasyon sıcaklığına dayanamaz. PE, tüp
formundaki uygulamalarda ve kateterlerde, çok yüksek molekül ağırlıklı
olanıysa yapay kalça protezlerinde kullanılır. Malzemenin sertliği
iyidir, yağlara dirençlidir ve ucuzdur.
Polipropilen (PP), PE'e benzer, ancak daha sert olur. Kimyasal direnci
yüksek ve çekme dayanımı iyidir. PE'nin yer aldığı uygulamalarda PP de
kullanılabilir.
Politetraşoroetilen (PTFE), Teşon ticari adıyla bilinir. PE benzeri
yapıda olup, PE'deki hidrojenlerin, şor atomlarıyla yer değiştirmesi
sonucu sentezlenir. PTFE, hem ısısal, hem de kimyasal çok kararlı
ancak, işlenmesi zor bir polimer. Çok hidrofobik (sudan çekinir) ve
mükemmel kayganlığa sahip olma özelliği taşır. GoreTex olarak bilinen
hidrofobik formu, damar protezlerinde kullanılır. Polivinilklorür
(PVC), tıbbi uygulamalarda tüp formunda kullanılır. Bu uygulamalar, kan
nakli, diyaliz (kanın makineyle süzülmesi) ve beslenme amaçlı olabilir.
PVC, sert ve kırılgan bir malzeme olmasına karşın, plastikleştirici
ilavesiyle yumuşak ve esnek hale getirilebilir. PVC, uzundönem
uygulamalarda, plastikleştiricinin yapıdan sızması nedeniyle
problemlere yol açar. Plastikleştiriciler düşük zehirliliğe sahiptir.
Yapıdan sızmalarıysa, PVC'nin esnekliğini azaltır.
Polidimetilsiloksan (PDMS) yaygın olarak kullanılan bir diğer polimer,
karbon ana zinciri yerine silisyumoksijen ana zincirine sahiptir.
Özelliğiyse, diğer kauçuklara nazaran sıcaklığa daha az bağımlı olması.
PDMS, drenaj borularında ve kateterlerde, bazı damar protezlerinde ve
yüksek oksijen geçirgenliği nedeniyle membran oksijenatörlerde (solunum
cihazları) kullanılır. Mükemmel esneklik ve kararlılığından dolayıysa
parmak eklemleri, kan damarlan, kalp kapakçıklan, göğüs implantları,
dış kulak, çene ve burun implantları gibi çok sayıda protezde
kullanılır.
Bisfenol A ve fosgenin polimerizasyonu sonucu sert bir malzeme olan
polikarbonat sentezlenir. Yüksek çarpma dayanımı nedeniyle gözlük
camlarında ve emniyet camlarında, oksijenatörler ve kalpakciğer
makinelerinde kullanılırlar.
Naylon (nylon), Du Pont tarafından poliamid ailesine verilen isim.
Naylonlar, diaminlerin, dibazik asitlerle reaksiyonu sonucu oluşurlar,
ya da laktomların halka açılması polimerizasyonuyla hazırlanırlar.
Naylonlar ameliyat ipliği olarak kullanılır.
Poliüretanlar, "yumuşak" ve "sert" segmentlerden oluşan blok
kopolimerlere denir. Kanla uyuşabilirlikleri çok iyiolduğundan.
özellikle kalpdamar uygulamalarında tercih edilirler.
Hidrojeller
Hidrojeller, suda şişebilen, çaprazbağlı polimerik yapılara denir. Bir
ya da daha çok sayıda monomerin polimerizasyon reaksiyonu ile
hazırlanırlar. Ana zincirler arasında hidrojen bağları veya van der
Waals etkileşimleri gibi bağlanmalar mevcuttur. Bu nedenle
çözünmezdirler. Hidrojeller, tıbbi uygulamalar açısından sahip
oldukları üstün özellikler nedeniyle son 30 yıldır ilgi odağı
durumundalar.
Tıbbi uygulamalarda en yaygın olarak kullanılan hidrojel, çaprazbağlı
PHEMA. Sahip olduğu su içeriği nedeniyle, doğal dokulara büyük bir
benzerlik gösterir. Normal biyolojik reaksiyonlarda inert'tir.
Bozunmaya dirençlidir, vücut tarafından emilmez, ısıyla steril
edilebilir, çok değişik şekil ve formlarda hazırlanabilir.
Tıbbi öneme sahip diğer hidrojel, poliakrilamid'dir. HEMA ve akrilamid
monomerlerinin yanısıra, Nvinil2pirolidon (NVP), metakrilik asit (MAA),
metil metakrilat (MMA) ve maleik anhidrit (MAH) tıp amaçlı hidrojel
formulasyonlarında sıklıkla yer alırlar. Örneğin PNVP, yumuşak kontakt
lenslerde kullanılır. Az miktardaki MAA, PHEMA'nın şişmesini büyük
ölçüde arttırır. MMAHEMA kopolimerlerinin şişmesiyse saf PHEMA'ya
nazaran düşük olur. Ayrıca, istenilen özelliklerin kazandırlabilmesi
amacıyla hidrojeller çeşitli malzemerle birleştirilebilirler.
Hidrojellerin ilk uygulaması, kontakt lensler olarak ortaya çıkar.
Mekanik kararlılıklarının iyi oluşu, yüksek oksijen geçirgenliği ve
uygun kırınım indisine sahip oluşları, kontakt lenslerde
kullanılmalarının temel nedeni.
Hidrojellerin diğer uygulamaları; yapay tendon materyalleri,
yaraiyileşmesinde biyoyapışkan madde, yapay böbrek zarları, yapay deri,
estetik cerrahide malzeme olarak kullanımları şeklinde sıralanabilir.
Son yıllardaki en önemli uygulamalardan biriyse eczacılık alanında,
kontrollu ilaç salan sistemlerdeki kullanımlar. Örnek olarak insülin
salımı verilebilir. İnsülin salımının kontrolu, glikoz seviyesinde
artma olduğunda daha fazla insülin salabilen akıllı hidrojellerin
yardımıyla başarılabilmekte. Pek çok glikozcevaplı hidrojel sistemi,
pH'yaduyarlı polimerlerden (HEMAdimetilaminoetil metakrilat kopolimeri)
hazırlanmakta.
Hidrojellerin ileri uygulamalarından biri de yapay kasların
geliştirilmesi. Elektrokimyasal uyarıları mekanik işe çeviren akıllı
hidrojeller, insan kas dokusu işlevi görebilir. Bu özellikten
yararlanarak yapay kaslar yapılmakta. Fizikokimyasal uyarılara karşı
tersinir büzülme ve genişleme kabiliyeti olan polimerik jeller, ileri
robotiklerin geliştirilmesinde gerekli.
Biyoteknolojik uygulamalarda da, özellikle biyoaktif proteinlerin ayrılmasında hidrojellerden faydalanılmakta.
DOĞAL POLİMERLER
Doğal polimerler, biyolojik olarak üretilen ve benzersiz işlevsel
özelliklere sahip olan polimerler. Proteinler (örneğin kollajen,
jelatin, elastin, aktin, vb), polisakkaritler (selüloz, nişasta,
dekstran, kitin, vb) ve Polinükleotidler (DNA ve RNA) başlıca doğal
polimerler. Yaşayan organizmaların karmaşık yapılarından dolayı üretim
maliyetleri yüksek ve yeterince büyük ölçeklerde üretilememeleri,
karşılaşılan başlıca sorunlar. Doğal polimerler, sahip oldukları
işlevsel özellikler nedeniyle değişik kullanım alanlarına sahipler.
Kalınlaştırıcı, jel yapıcı, bağlayıcı, dağıtma ajanı, kayganlaştmcı,
yapıştırıcı ve biyomalzeme olarak kullanılabiliyorlar.
Doğal polimerlerle ilgili olarak öncelikle çözüme kavuşturulması
gereken sorun yeni ürünlerin sentezlenmesinin araştırılması. Öte
yandan, doğal polimerler nanoteknolojide ve biyomimetik (doğayı taklit
eden) malzemelerin sentezlenmesinde anahtar rolü oynamakta ve lipid
tübüller (yağ borucukları) ve protein lateksler gibi biyopolimerik
yapıların geliştirilmesi, doğal polimerlerle ilgili pazar şansını
önemli oranda yükseltmekte. Doğal polimerler özellikle spesifik
uygulamalarda ihtiyaç duyulan boşlukları doldurmakta, ancak bazı
sentetik polimerlerin çok ucuza üretilebilme şansı doğal polimerlerin
kullanımını etkilemekte. Fermentasyon ve saşaştırma teknolojilerinde
elde edilen gelişmeler ve ucuz doğal hammaddelerin sağlanması sonucu,
petrol bazlı sentetik polimerlerin yerine doğal polimerlerlerin
kullanımı olanaklı duruma gelecek.
Doğal polimerler, biyomalzeme alanının vazgeçilmez kaynakları.
Biyolojik ortamdaki makromoleküllerin benzeri veya aynısı
olduklarından, canlı vücuduyla temas ettiklerinde zehir etkisi,
iltihaplanma gibi istenmeyen reaksiyonlar vermezler. Ancak, elde
edildikleri kaynağa bağlı olarak bileşimlerinin değişmesi, yüksek
sıcaklıklarda bozunmaları ve bu nedenle şekillendirilmelerindeki güçlük
ve tüm bunların ötesinde immünojenik olmaları (bağışıklık tepkisine yol
açmaları) önemli dezavantajları. Enzim varlığında yapılarının
bozunması, yani biyobozunur oluşlarıysa geçici uygulamalarda kullanılan
biyomalzemeler açısından avantaj.
Kollajen ve JelatinBütün canlılarda hücreler dokuları, dokular sistemleri, sistemlerse
organları ve organ sistemlerini oluşturur. Bu bütünlüğün sağlanmasında
organizmada geniş bir alanı kapsayan, bağ doku olarak adlandırılan yapı
rol alır. Bağ dokuyu oluşturan hücreler, metabolizma ürünlerinin büyük
çoğunluğunu sentezden sonra hücre dışı (ekstraselüler) aralığına
salarlar. Bu sentez ürünleri olarak kollajen, elastin ve proteglikanlar
sayılabilir.
Kollajen (collagen) kelimesi Yunanca iki kelimenin türevinden gelir;
'kolla' ve 'gennan'. 'Kolla' zamk/tutkal anlamında olup, 'gennan'
yapan/oluşturan anlamındadır. Kollajen kaynatıldığı zaman tutkal
oluşturan doku bileşimi olarak tanınmış ve bu şekilde adlandırılmış.
Pliny, M.Ö. 50'lerde Romalıların yaptığı zamkı "zamk, boğa derilerinin
pişirilmesidir" olarak belirtmiş. Son yapılan çalışmalarda yapısal
olarak 19 farklı kollajen molekülü ve bunları kodlayan gen bilgileri
belirlenmiş. Bunlara ek olarak, 10 proteinin de kollajene benzer yapıda
olduğu kabul edilmekte. İnsan vücudunda yer alan kollajenlerin büyük
çoğunluğunun ekstraselüler (hücre dışı) lifimsi ya da ağ benzeri
(network) yapıda olduğu bilinir.
Kollajen, suda çözünmeyen, yüksek gerilim gücüne sahip bir protein ve
bağ dokusu ile tendonlarda fibroblastlar, dişte odontoblastlar kollajen
sentezleyen özelleşmiş hücreler olarak bilinmekte. Vücutta bağ dokunun
ana bileşeni olan kollajen, toplam vücut proteinlerinin yaklaşık
1/3'ünü oluşturur. Kollajen, kıkırdakta % 50, korneada % 68, deride %
74 oranında bulunuyor. Kollajenin yapısında % 35 oranında glisin, % 11
oranındaysa alanin bulunur. Bu nedenle de betakeratine benzer.
Kollajen, diğer proteinlerden farklı olarak % 12 oranında prolin ve % 9
oranındaysa hidroksiprolin içerir.
Kollajen invivo koşullarda enzimatik olarak düzenlenen basamaklı polimerizasyon reaksiyonuyla sentezlenir.
Lifimsi, alfaheliks yapı, kollajene yüksek gerilme ve direnç sağlar.
Kollajen moleküllerinin gerilme ve sıkışmaya karşı dirençli olmaları,
bu grup proteinlerin biyolojik fonksiyonları açısından oldukça önemli.
1 milimetre çapındaki kollajen, 10 kilogram yükü taşıyabilecek dirençte
olur. Temel birim olan bir kollajen molekülü 360.000 Dalton molekül
ağırlığında, 1.5 nanometre çapında ve 280 nanometre uzunluğunda ve üç
polipeptit zincirinin heliks şeklinde bir arada sarmal yapmasıyla
oluşur. Bilinen en uzun proteindir. Tropokollajen makromolekül düzeyde
bir monomer olarak düşünülür. Jelatinse kollajen molekülünün bozulmuş
bir biçimi olarak bilinir
Kompozitler
Dokular genel olarak sert ve yumuşak dokular olmak üzere iki gruba
ayrılır. Sert dokulara örnek olarak kemik ve diş, yumuşak dokulara
örnek olaraksa kan damarları, deri ve bağlar verilebilir. Yapısal
uyumluluk düşünüldüğünde, metaller ya da seramikler sert doku
uygulamaları için, polimerlerse yumuşak doku uygulamaları için
seçilebilir. Metaller ve seramiklerin "elastik modül" ile tanımlanan
sertlik dereceleri, insan vücudundaki sert dokulara oranla 1020 kat
daha fazla olur. Ortopedik cerrahide karşılaşılan en önemli
problemlerden biri, kemikle metal ya da seramik implantın sertlik
derecesinin birbirini tutmaması. Kemik ve implanta binen yükün
paylaşılması doğrudan bu malzemelerin sertliğiyle ilgili. İmplantın
sertlik derecesinin, temasta olduğu dokularla aynı olacak şekilde
ayarlanması, kemikte oluşacak deformasyonları engeller. Kullanımdaki
tüm bu olumsuzlukları ortadan kaldırmak amacıyla, işlerle
güçlendirilmiş polimerik malzemeler, yani polimer kompozitler
alternatif olarak sunulmakta.
"Kompozit", farklı kimyasal yapıdaki iki ya da daha fazla sayıda
malzemenin, sınırlarını ve özelliklerini koruyarak oluşturduğu çok
fazlı malzeme olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla kompozit malzeme,
kendisini oluşturan bileşenlerden birinin tek başına sahip olamadığı
özelliklere sahip olur. Kompozit malzeme, "matris" olarak adlandırılan
bir malzeme içerisine çeşitli güçlendirici malzemelerin katılmasıyla
hazırlanır. Matris olarak çeşitli polimerler, güçlendirici olaraksa
çoğunlukla cam, karbon ya da polimer, bazen de mika ve çeşitli toz
seramikler kullanılır.
Kompozitler, yüksek dayanıma ve düşük elastik modülüne sahip
olduklarından, özellikle ortopedik uygulamalar için öngörülüyorlar.
Ayrıca, kompozit malzemenin bileşimi değiştirilerek, implantın
vücuttaki kullanım alanlarına göre mekanik ve fizyolojik şartlara uyum
sağlaması kolaylaştırılabilir. Açıkça görülüyor ki, kompozit
malzemeler, homojen malzemelere oranla, yapısal uyumluluğun sağlanması
açısından daha avantajlılar. Polimer kompozitlerin sağlayabileceği
diğer üstünlükler, korozyona direnç, metal yorgunluğunun ve metal
iyonlarının salımının görülmemesi ve kırılganlığın azalması. Metal
iyonları örneğin nikel ve krom salımı implantı zayışatmaktan başka,
alerjik reaksiyonlara da neden olur. Kompozitler, ortopedi ve diş
hekimliği uygulamaları dışında, yumuşak doku implantı olarak da
kullanılırlar.
Polimer kompozitler manyetik özellik taşımadıklarından, manyetik rezonans (MRI) ve tomogra
Kitin ve Kitosan
Kitin; uzun ve doğrusal yapıya sahip bir polisakkarit. Yapısı,
selülozaçok benziyor. Kitin, genel olarak yengeç, karides, midye gibi
bazı deniz kabuklularının, istiridye kabuğu, mürekkep balığı iskeleti
gibi bazı deniz yumuşakçalarının ve sinek, çekirge, örümcek gibi bazı
böceklerin kabuklarında yer alıyor.
Kitinin ticari olarak kullanımı, beraberinde bulunan proteinlerin
uzaklaştırılmasındaki güçlükler nedeniyle sınırlı kalıyor. Kitin ve
xantat karışımları lif şeklinde çekilebiliyor, bu nedenle de tekstil
endüstrisi için potansiyel bir malzeme olarak görünmekte. Kitinin,
heparin ile olan ilişkisi nedeniyle kitin sülfatlar kan pıhtılaşmasını
önleyici (antikoagülan) olarak kullanılıyor.
Kitosan, kitinin alkalin deasetilasyonu ile elde edilen amorf yapıda
bir poliaminosakkarit ve doğal olarak meydana gelebilen birkaç katyonik
polielektrolitten biri. Kitosan üretiminde hammadde olarak kitin
kullanılıyor ve Japonya ve ABD'de ticari olarak üretiliyor. Şonac
ticari adıyla yengeç kabuklarından üretilen kitosan polimerinin 2000
yılı üretimi 1250 ton/yıl. Bir kilogramının üretim maliyeti ürün
kalitesine ve üretim prosesine bağlı olarak 6 ile 32 Amerikan doları
arasında değişmekte.
Biyomalzemelerin çok miktarda ve çeşitte kullanıldığı alanlardan biri
de diş hekimliği. Biyomalzemeler dolgu maddesi, diş implantı olarak ve
diş dokusunun yeniden oluşturulmasında etkinler.
Diş d dolgu mmalzemeleri: Diş çürüğü, tüm dünyada en yaygın görülen bir
enfeksiyon hastalığı. Diş çürükleri veya travmatik nedenlerle hasara
uğramış diş sert dokularını onarmak için, çeşitli dolgu malzemeleri
kullanılmakta. Arka dişlerin restorasyonunda en sık kullanımı olan
dolgu malzemesi, "amalgam" adı verilen bir alaşım. Amalgam, yüz yılı
aşkın bir süredir kullanılmakta. Bakır, gümüş, kalay ve çinko'dan
oluşan amalgam tozunun civa ile karıştırılması sonucu hazırlanan sert
ve dayanıklı bir malzeme. Estetik olmaması ve civa içermesi, başlıca
olumsuz yanları. Özellikle, son yıllarda amalgamın içerdiği civanın
çevresel etkileri önem kazanmış durumda. Civanın doğa için zararlı bir
atık olması, bazı Kuzey Avrupa Ülkeleri'nde amalgam kullanımını büyük
ölçüde kısıtlamış bulunuyor. Ancak, tüm tartışmalara karşın, diş
dolgusunda kullanılan amalgamdaki civanın sistemik toksik etkisi
gösterilebilmiş değil.
Son 40 yıldır, dişin doğal rengindeki estetik dolgu malzemelerinin
geliştirilmesi için büyük çaba harcanmakta. Bu türün ilk malzemesi,
BisGMA (Bis fenol Aglisidil dimetakrilat) esaslı organik matris
içerisine camesaslı doldurucu parçacıkların katılmasıyla hazırlanmış ve
"kompozit rezin" adıyla kullanıma sunulmuş bulunuyor. Bu kompozit dolgu
malzemeleri, içerdikleri başlatıcılar sayesinde, 460480 nm dalga
boyundaki görünür ışık (mavi ışık) ile çok kısa sürede polimerleşerek
sertleşirler.
Ancak, polimerleşme sonucu malzeme büzülebilmekte, bu da dolgunun
kenarlarında mikro düzeyde açıklıklara neden olmakta. Kompozit
araştırmalarında geleceğe yönelik en önemli hedef, büzülme göstermeyen,
hatta genleşen monomerlerin geliştirilmesi. Bazı deneysel çalışmalar
olmakla birlikte, tüm bunlar ticari olarak piyasaya sunulmaktan çok
uzak.
Polimerizasyon büzülmesinin görece az olduğu öne sürülen bir diğer
dolgu malzemesiyse, "ormoser" adı verilen organik olarak değiştirilmiş
seramiklerdir. Ormoser kompozit, inorganikorganik kopolimerler ve
inorganik silanlanmış doldurucu parçacıklar içerir.
Estetik kompozit rezinler günümüzde hem ön, hem de arka dişlerin
restorasyonunda yaygın olarak kullanılmakta. Bunlar dayanıklı ve sert
malzemeler. Çeşitli yapıştırıcı malzemeler (adezivler) ile mine ve
dentin dokusuna mekanik olarak bağlanırlar. Bu bağlanmayı
kolaylaştırmak için, mine dokusuna ilk olarak fosforik asit uygulandı.
Fosforik asit, mineyi demineralize ederek yüzeyinde pürüzler ve
girintiler oluşturur. Daha sonra uygulanan yapışkan malzeme bu
girintilere sızarak tutunmayı sağlar. Kompozitlerin mineye yaptığı bağ,
oldukça dirençlidir. Mineye bağlanmadaki bu başarıya karşın, dentin,
gerek organik içeriğinin fazla olması, gerekse su içermesi nedeniyle
dolgu malzemelerinin bağlanması için çok elverişli bir doku değil. Son
yıllarda geliştirilen çift fonksiyonlu yapıştırıcı malzemeler sayesinde
nemli dentine yapışma başarılı sonuçlar vermiş bulunuyor. Bu
malzemeler, hem hidrofilik (suyu seven), hem de hidrofobik (suyu iten)
gruplara sahipler.
En son gelişmelerse dentin ve mine dokusuna asit ön uygulaması
yapmaksızın doğrudan asidik içerikli yapıştırıcıların uygulanması. Bu
uygulama işlem basamaklarını azalttığından giderek daha fazla kabul
görmekte. Hekimler daha basitleştirilmiş, tek uygulamalı ürünlerin
kullanımını tercih ediyorlar. Hedef, herhangi bir yapıştırıcıya gerek
kalmadan diş dokusuna kendiliğinden bağlanan dolgu malzemelerini
geliştirmek.
Diş İmplantları: İnsanlarda en sık gerçekleştirilen cerrahi işlem, diş
çekimi. Tüm dişleri çekilmiş olan bireylere tam protez yapılırken bazı
dişleri eksik olan hastalara sabit (hasta tarafından takılıp
çıkarılamayan) veya hareketli protezler uygulanabilir. Kuşkusuz sabit
olan tipteki protezler hastalar tarafından daha fazla tercih edilir.
Ancak dayanak olarak kullanılabilecek arka dişler bulunmadığında veya
dişsiz bölgenin çok uzun olduğu durumlarda sabit protez yapılamaz.
Böyle durumlarda çene kemikleri içine veya üzerine yerleştirilen
implantlar daha sonra yapılacak protezlere dayanak sağlarlar.
Diş implantlarının temel olarak iki tipi olur; 1) SSubperiosteal
((Periost altına yyerleştirilen) iimplantlar: Kısmen veya tamamen
dişsiz çenelerde kullanılırlar. Kök şeklindeki veya plaka şeklindeki
kemik içi implantların yerleştirilmesi için elverişli kemik
kalınlığının olmadığı bölgelerde tercih edilirler. Periost (dişin
çevresindeki dokular) altı implantlar, kobaltkrommolibden alaşımından
yapılırlar. Bu implantların hazırlanması için öncelikle kemik yüzeyinin
ölçüsü alınır veya özel bir sistemle bilgisayarda modeli oluşturulur.
Kemik üzerine oturan bu implantların üzeri yeniden periost ile
kaplanır. İmplant üzerindeki özel çıkıntılar, daha sonra uygulanacak
protez ile bağlantıyı sağlayarak protezin sabitlenmesini gerçekleştirir.
2) Endosteal (kemik içi) implantlar: Bunlar kemik içine yerleştirilen
implantlardır. İki şekilde olabilirler; a) Plaka tipi, b) Kök tipi.
Periodontal RRejenerasyon: Periodonsiyum; dişeti, alveol kemiği,
periodontal ligament ve sementten oluşan, dişi destekleyen bir yapı
bütünüdür. Bu kompleksi etkileyen hastalıklar da genel olarak
'periodontal hastalıklar' olarak isimlendirilir. Periodontal
hastalıklar nedeniyle periodonsiyumun hasara uğraması ve sonuçta da
dişlerin kaybedilmesi hem işlevsel, hem de estetik açıdan önemli bir
sorun oluşturur. Geleneksel periodontal tedavi sonrası, klinik olarak
bir miktar dişeti çekilmesi, cep derinliğinde azalma ve ataçman kazancı
izlenmiş ve sonuçta periodontal dokuların yeniden oluşturulmasından
çok, tamir olayının gerçekleştiği gözlenmiştir. Ancak yapılan tedaviler
sonrası ulaşılmak istenilen ana hedef, kaybedilmiş periodontal desteğin
yeniden elde edilmesi ve yaralanan dokunun yeniden yapılanması, yani
periodontal rejenerasyon (dişeti dokusunun yeniden oluşturulması). Bu
amaçla yönlendirilmiş doku rejenerasyon tekniği, kemik greftleri
(yamaları) ve her gün gelişmekte olan çok çeşitli biyomalzemeler
kullanılmakta.
Yönlendirilmiş doku rejenerasyonu (YDR) tekniğinde, bariyer olarak
kullanılan zar epitel dokunun köke doğru üremesini engelleyip,
rejenerasyon için gerekli periodontal ligament hücrelerinin iyileşme
alanında çoğalmasını sağlar. Bu amaçla rezorbe olabilen (vücut
içerisinde parçalanıp yok olabilen) veya olmayan zarlar kullanılmakta.
Rezorbe olmayan zarlardan en yaygın olarak kullanılanı
politetraşoroetilen (PTFE) (ticari adı GoreTex®)'dir. PTFE'nin titanyum
ile güçlendirilmiş olanları da bariyer altında daha geniş bir alan
gerektiği durumlarda kullanılmak üzere geliştirilmiş bulunuyor.
PTFE'nin yanı sıra, çok ince yarı geçirgen silikon bariyerler de
kullanılmakta. Emilmeyen zarların, emilen zarlara göre en büyük
dezavantajı, zarı uzaklaştırmak için ikinci bir cerrahi müdahalenin
gerekmesidir. Emilen zarlar arasında en yaygın olarak kullanılan
gruplardan biri kollajen temelli olanlar. Bunlar temel olarak tip I ve
III kollajenden oluşmakta, sığır veya domuzların tendon veya
derilerinden elde edilmekte. Biomend®, en yaygın olarak kullanılan
kollajen esaslı zarlardan olup sığır aşil tendonundan elde edilmekte ve
tip I kollajenden oluşmakta. Zar üzerideki gözeneklerin genişliği 0.004
mikron, emilme süresiyse 67 hafta. Polilaktik ve poliglikolik asit
esaslı polimerlerden oluşan zarlar da, emilebilen zarların diğer önemli
grubunu oluşturmakta. Resolut® ve Atrisorb® bu grupta en yaygın olarak
kullanılanlar olup, 48 hafta içinde emiliyorlar. Guidor®, Vicryl®,
Epiguide®, bu grubun diğer üyeleri. Bariyer zarlarla birlikte veya tek
başına, çeşitli kemik greft malzemeleri de kullanılmakta. Bunlar
arasında en ideali, hastanın kendisinden elde edilen otojenöz greftler
olmasına karşın bu her zaman mümkün olmadığından başka insanlardan elde
edilip çeşitli işlemlerden geçirildikten sonra kullanılan
"demineralized freezedried boneallograft (demineralize
dondurarakkurutulmuş kemik allogrefti) (DFDBA)"ler mevcut. Bu greft
malzemelerin içerdikleri "Bone morphogenic protein (BMP)" (kemik
morfojenik proteini) ile yeni kemik yapımını desteklediği gösterilmiş
bulunuyor. BMP ve diğer polipeptid büyüme faktörleri (Plateletderived
growth factor (PDGF), transforming growth factorbeta(TGFbeta), in
sulinlike growth factors (IGFI, IGFII)) rejeneratif amaçlı olarak
çeşitli taşıyıcılar aracılığıyla tek başına veya kemik greft
malzemeleriyle birlikte de kullanılmakta. Xenograft olarak
isimlendirilen ve farklı türlerden elde edilen greft malzemeleri de
rejeneratif amaçlı olarak kullanılmaktadır. Bunlar arasında sığır
kaynaklı hidroksiapatit (Osteograf®, BioOss®), doğal mercandan elde
edilen 100200 mikron gözenek büyüklüğüne sahip kalsiyum karbonat
(Biocoral®) sayılabilir. Polimetilmetakrilat (PMMA),
polihidroksietilmetakrilat ve kalsiyum hidroksit esaslı HTR polimer de
bir diğer kemik greft malzemesi. Kalsiyum fosfat'dan oluşan biyoseramik
malzemeler de kullanılmakta. Hidroksiapatit (HA) ve trikalsiyumfosfat
en yaygın olarak kullanılanlarıdır. 190200 mikron gözenek büyüklüğüne
sahip (Interpore®) ve 300400mikron gözenek büyüklüğüne sahip partikül
(OsteoGen®, OsteoGraf ®) yapıda HA greft malzemeleri de bulunuyor.
Silisyumkalsiyumfosfor ve sodium oksitlerden oluşan biyoaktif camlar da
(BioGlass®, BioGran®, PerioGlass®) greft malzemesi olarak kullanılıyor.
Dişeti dolgusunun yeniden yapıştırılması için, yönlendirilmiş doku
rejenerasyonu tekniğinin ve kemik greftlerinin kullanımının yanında
alternatif bir yaklaşım da, kök gelişimi sırasında gerçekleşen olayları
taklit etmek. Bu amaçla da mine matris proteini olan Emdogain®
kullanılmakta.
Tüm bu greft malzemelerin yanısıra son zamanlarda hastanın kendi
kanından elde edilen, pıhtı pulcukları açısından zengin plazma jel,
içerdiği kemik yapımını indükleyen PDGF ve TGFbeta nedeniyle oldukça
yaygın olarak tek başına veya diğer greft malzemeleri ile birlikte
kullanılmakta.
Biyomalzemeler gün geçtikçe önemi ve uygulama alanı artan biyouyumlu,
güvenilir, etkin, doğal ya da yapay kökenli; organ, doku ya da vücut
işlevlerini iyileştiren, artıran veya onların yerini tutan maddeler.
Biyoetkin moleküller ise peptid, protein, polisakkarid ve nükleotid
yapısında olabilen, canlıların yapısında doğal olarak bulunan ve
işlevleri nedeniyle etkin ilaç molekülleri olarak kullanılan maddeler.
Malzeme bilimi ve biyoteknolojideki gelişmeler birbirini beslemekte ve
kontrollü salım sistemlerinin tasarımında ve üretiminde yeni olanaklar
ortaya çıkmakta.
Kontrollü Salım
Kontrollü salım, etkin maddenin bir sistem içerisinden istenilen
sürede, belirlenmiş bir hızla ve gereken miktarda çıkacak şekilde
tasarımının yapıldığı bir yöntemdir. Farklı uygulama yollarından
verilmek üzere veya etki yerine hedeflendirilmek üzere hazırlanan
taşıyıcı sistemler de kontrollü salan sistemler arasında sayılır. Bu
sistemlerin en yaygın ve eski uygulamaları, sağlık alanında ilaç
taşınmasına yöneliktir ve ilacın taşınması saatlerden yıllara kadar
sürebilir.
Kontrollü salım tıp, eczacılık, kimya, çevre, tarım ve veterinerlik
alanlarında gereksinim duyulan ve uygulamaları olan bir konu. Tarımda
ve çevrenin korunmasıyla ilgili uygulamalarda gübreler veya böcek
öldürücüler, kontrollü salım yapan sistemlerde, doğaya zarar vermeden,
düşük miktarlarda kullanılarak etkili sonuçlar alınabiliyor. Kimyasal
işlemlerde, fermentasyon ortamına eklenen enzimler gibi pahalı ve atık
sorunu yaratan malzemelerin kontrollü olarak salınması yoluyla,
üretimde süreklilik sağlanıyor. Veteriner hekimlikte parazit
ilaçlarının, hormonların, aşıların, antibiyotiklerin, süt verimini
artıran maddelerin, doğum kontrolü ilaçlarının kontrollü salım
uygulamaları var. Etkin maddeler hayvanların tasmasına veya kulağına
takılan küpelere yükleniyor. Kedi kumlarına parfümlü mikroküreler
karıştırılıyor, ev hayvanı bakımının böylelikle daha temiz ve kolay
hale getirilmesine çalışılıyor.
Kontrollü salımın başlıca uygulama alanı, ilaç taşınması. İlaçların
etki gösterebilmeleri için, önce etkin maddeyi taşıyan ve dozaj şekli
adı verilen sistemlerden çıkmaları, daha sonra güvenli ve etkin olarak
kana karışmaları, dokulara dağılmaları ve sonunda canlı dışına
atılmaları gerekir. Kana karıştıktan sonra dozun etkili miktarın
üzerinde ve zehirli miktarın da altında olan bir aralıkta sürdürülmesi
gerekir. Alınan her doz ilaç, kanda kendine özgü yarılanma ömrüne göre
bir doruk noktaya ulaşır ve daha sonra azalarak etkili miktarın altına
iner, sonunda da vücuttan tümüyle atılır. Geleneksel ilaçlarda alınan
ilacın etki yerini seçmesi veya kana kontrollü olarak karışması söz
konusu değildir ve her çıkış inişten sonra, tekrar yüksek dozda ilaç
almak gerekir.
Yeni ilaç uygulamalarındaysa ilacın vücutta önceden planlanmış bir
sürece göre etkinlik göstermesi ve daha uzun aralıklarla, düşük dozda
ilaçla, yan etkiler görülmeksizin tedavi yapılması amaçlanmakta. Bu
amaçlara kontrollü salım sistemleri ile ulaşılabiliyor ve ilacın
dolaşımdaki ömrünü uzatma, emilimini hızlandırma ve etki yerine
hedeflenebilirliğini sağlamanın yanında, aşıların koruyuculuğunu
artırmada da başarı
-
Kontrollü salım sistemlerinin yüklenen etkin maddelere göre sınıflandırılması
-
Geleneksel maddeler
-
Kimyasal sentezle elde edilen moleküller
-
Bitkisel ve hayvansal dokulardan ayırma ve ayrıştırma yoluyla elde edilen biyolojik maddeler
-
Mikroorganizmalar aracılığı ile genetik işlem yapılmaksızın üretilen ürünler
-
Radyoaktif maddeler
-
Biyoteknoloji üürünü bbiyoetkin maddeler
-
Rekombinant DNA teknolojisiyle üretilen peptid ve protein yapıdaki moleküller
-
Peptidprotein ilaç etkin maddeleri
-
Monoklonal antikorlar
-
Aşı antijenleri
-
Küçük biyolojik moleküller
-
Antibiyotikler
-
Vitaminler
-
Nükleotidler
-
• DNA, RNA, antisense oligonükleotidler
sağlanıyor.
Kontrollü salım ile tek uygulamada ilacın kanda uzun süre etkin düzeyde
kalması sağlanır, fizyolojik ortamda proteinler gibi kolay parçalanan
ilaçlar enzimlerin yıkıcı etkisinden korunur, hedeflemeyle hasta bölge
yerine, bütün vücudun etkilenmesi önlenir, doz sayısı azaldığı için
hasta uyuncu artar ve hastanın bakımı kolaylaşır. Bu sistemlerin
sakıncalı yanıysa, istenildiği zamanlarda tedavinin durdurulamaması.
Maddenin sistemden dışarı çıkışı sıfır dereceden veya birinci dereceden
bir kinetikle olur. Genellikle salımın sıfır derece kinetiğe, yani
kandaki ilaç düzeyinin ilacın dozlama aralığı süresince aynı kaldığı
denkleme uyması istenir.
Etkin maddelerin sistemden salımı:
Difüzyonla, Çözücü uyarımıyla (çözücünün sisteme girmesine bağlı olarak
gelişen ozmotik etki veya şişmeyle), Aşınmayla (pH ve hidrolize dayalı
kimyasal enzimlere bağlı biyolojik etkiler sonucu polimerin
parçalanması ya da ilacın polimerden kimyasal olarak ayrılmasıyla)
olabilir.
Kontrollü salım sistemleri taşıdıkları etkin maddelere, hazırlandıkları
malzemelere, taşıyıcı şekline ve uygulama yoluna göre
sınırlandırılabilirler.
Kimyasal sentez veya doğal malzemeden ayırma yoluyla elde edilen geleneksel etkin maddelerin yanısıra biyoteknoloji ürünü biyoetkin ilaç molekülleri de
kontrollü salım sistemleriyle uygulanıyor. Peptid ve proteinler
biyolojik ortamda kolay parçalanan, dayanıksız, zor emilen, dolayısıyla
kana karışması zor olan büyük moleküller ve ilaçlarının hazırlanmasında
sorunlar var. Ayrıca, kandan ayırmayla elde edilen eski biyolojik
malzemelerin az miktarda üretilebilmelerinin yanında, hastalık
virüslerini ve antijenik etki gösteren maddeleri taşıma olumsuzlukları
da sağlık alanındaki uygulamalarını kısıtlamış durumda.
Bugün peptid ve proteinler rekombinant DNA teknolojisiyle hayvan ve
mikroorganizma hücrelerinde veya transgenik hayvanların sütünde fazla
miktarlarda, daha saf ve tamamen insan geninden kaynaklanmış olarak
üretilebildikleri için, hem etkin madde, hem de taşıyıcı olarak
kullanılmaları yaygınlaşmakta.
Monoklonal antikorlar, vücuda giren yabancı maddeyi tanıyıp onu
zararsız hale getirmek üzere üretilen ve her antijenin yüzeyindeki
belirleyicilerden yalnız bir tanesine hedeflenerek kilitlenen büyük
protein molekülleri. Hastalık tanısında, tedavide, saşaştırmada ve ilaç
hedeflemede kullanılıyorlar. Kanser ilaçlarına tutturularak ilacın
tümöre hedeflendirilmesini sağlıyorlar.
Nükleotidler, DNA ve RNA gibi iki iplikli sarmal veya antisens
oligonükleotidler gibi tek iplikli yapıda olup gen tedavisinde ya da
genetik bağışıklamada kullanılan moleküller. Gen tedavisinde,
nükleotidlerin kontrollü salımı zorunlu. Protein üretiminin başarılması
için DNA'nın çekirdeğe, RNA'nın sitoplazmaya parçalanmadan ve yan etki
göstermeden ulaşması gerekiyor. Aşırı eksi yüklü ve büyük moleküllü DNA
ve RNA'nın yerine ulaşması için pek çok engelin aşılması gerekiyor
Kontrollü salım sistemlerinin uygulama yollarma göre sınıflandırılması
-
Enjeksiyon yolu Kas içine, damar içine, karın zarı içine iğne ile
-
Oral yol Ağızdan yutma şeklinde
-
Oküler yol Gözün korneası üzerine veya kenar boşluklarına sürme veya yerleştirme ile
-
Nazal yol Burun mukozasına yapıştırma yoluyla
-
Bukkal yol Ağız içi mukozasına yapıştırma yoluyla
-
Pulmoner yol Akciğerlere ağız veya burundan püskürtme yoluyla
-
Vajinal yol Vajina veya rahim içine uygulama
-
Kolon yolu Kalın bağırsağa ağız veya anüs yolu ile uygulama
-
Rektal yol Anüs yoluyla kalın bağırsağın en alt bölgesine uygulama
-
Transdermal yol Cöğüs, kol ve kulak arkası derisi üzerine yapıştırma yoluyla uygulama
-
Cerrahi yol Beyin, kemik, derialtı dokulara cerrahi yoldan implant uygulaması
Kontrollüs salım sistemlerinin hazırlanmasında kullanılan biyomalzemelerin sınıflandırılması
- Doğal biyomalzemeler
-
Protein Yapıda: albumin, jelatin, kollajen, gluten, kazein, fibrinojen, fibronektin, antikorlar,
-
fieker Yapıda: Aljinat, dekstran, kitin, kitosan, nişasta, selüloz, pektin
-
Lipid Yapıda: Stearik asit, etil stearat, tristearin, hidrojenlenmiş
bitkisel yağlar, fosfolipidler (soya veya yumurtadan elde edilen
lesitin ve onun türevleri olan posfatidil kolin, fosfatidil etanolamin
gibi maddeler).
-
Nükleotid yapıda: Plazmit DNA
-
Diğer: Kalsiyum fosfat, seramikler Yapay biyomalzemeler
-
Biyoparçalanabilir
-
Poli(alkilsiyanoakrilatlar) (PACA)
-
Poli (ahidroksi asitler)
-
poli (laktik asit)PLA
-
poli (glikolik asit)PGA
-
poli (laktik koglikolik asit)PLGA
-
Poli (ortoesterler)
-
Poli (amino asitler)
-
Poli (kaprolakton)
-
Poli (üretan)
-
Biyoparçalanamaz
-
Hidrojeller poli(hidroksietil metakrilat)PHEMA, poli (vinilasetat)PVA,
poli(metoksietilmetakrilat), poli (vinilalkol)PVA,
poli(etilenoksit)PEO, poli(etilenglikol)PEG vb.
-
Silikonlarpoli(dimetilsiloksan)PDMS
-
Etilenvinil asetat kopolimeriPEVAc
-
Poloksamerler
Uygulama Yolları
Kontrollü salan ilaç sistemleri, değişik uygulama yollarıyla
verilebilir. İlacın özelliklerine göre veriliş yolu seçilir ve ilacın
tasarımı yapılır. Proteinler ısı, ışık, nem, karıştırma gibi dış
etkenlerle enzimler ve pH gibi biyolojik çevre koşullarından çok fazla
etkilendiklerinden, şu anda piyasada bulunan peptid ve protein
ilaçların hemen hemen tamamına yakını, enjeksiyon yoluyla doğrudan kan
dolaşımına veriliyor.
Enjeksiyonla ilaç uygulanması hasta uyuncunun en az olduğu, üretim
teknolojisi karmaşık ve pahalı bir yoldur ve sayılan bu olumsuzluklar,
peptid ve proteinlerin farklı uygulama yollarından verilmesi için
çalışmaların artmasına neden olmuştur. Ağız yolu en fazla yeğlenen
yoldur ve ilacın mide bağırsak kanalında kontrollü olarak salınması
istenir.
"Transdermal" taşıyıcılarda, deriden kan dolaşımına geçmek üzere
yapıştırılarak uygulanan ilaçlar, edilgen difüzyonla, iyontoforez
denilen elektik uygulamasıyla veya ultrasonla deriden emilirler.
Biyomalzemeler
Kontrollü salım sistemlerini hazırlamakta kullanılan biyomalzemeler,
doğal veya sentetik olarak elde edilebilen polimerik moleküllerdir ve
sayıları gün geçtikçe artmaktadır. Doğal malzemelerin yüzeyi
aldehitlerle çapraz bağlama yoluyla değiştirilir ve salımın hızı
ayarlanır. Tabloda görülen doğal malzemeler, etkin madde taşınmasında
önemi artan biyomalzemeler durumuna gelmişlerdir. Deniz kabuklarından
elde edilen ve artı yüklü olan kitosan, gen taşınmasında elverişli bir
malzemedir.
Bakteride bulunan ve kendini eşleyip çoğalabilen, plazmid DNA denilen
halkasal DNA'lar, etkin proteini kodlayan genden başka, üretimi
başlatan, ilerleten, durduran gen dizinlerini de içerecek şekilde
klonlanarak hücre içine kontrollü gen taşınmasında, yani gen
tedavisinde kullanılan taşıyıcılardır. Bu taşıyıcıların etkin dayanıklı
ve güvenilir şekilde önce hücreye sonra da çekirdeğe taşınması için de
kontrollü salım sistemlerine gereksinim vardır.
Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'nce (FDA) onaylanmış, yapay polimerik
taşıyıcıyla hazırlanan ve ilk kontrollü salım yapan peptid ilaç, Lupron
Depo, adıyla prostat kanserlerinde kullanılmak üzere geliştirilmiş
bulunuyor. Bu ilaçta kullanılan PLGA (polilaktikkoglikolik asit),
parçalandığı zaman vücutta şeker metabolizması sırasında bir ara ürün
olarak bulunan laktik asite dönüştüğü için zehirli etkisi olmayan,
insanlarda kullanılması yasal olarak onaylanmış ticari bir ürün.
Kontrollü Salım Sistemleri
Adenovirüs modeli
Kontrollü salım sistemlerinin en yaygın ve tipik örnekleri, polimerik
mikropartiküller ve nanopartiküller. Mikropartiküller, çapları bir
mikrometreden birkaç mikrometreye kadar olan, nanopartiküller ise
çapları 101000 nanometre arasında değişen katı parçacıklardır. Kapsül,
matris veya kapsüllenmiş matris şeklinde olabilirler. Kapsüllerde etkin
madde bir çekirdek oluşturur; üzeri biyomalzemeyle kaplanır. Matris
yapıdaki kürelerdeyse etkin madde sistemin içerisine hapsedilir veya
sistemin yüzeyine tutturulur. Damara veya kas içerisine enjeksiyonla,
ağız yoluyla, akciğerlere püskürterek veya kemik boşluklarını doldurmak
üzere implante edilerek kullanılırlar. Kemik dokusundaki kayıplarda
kemik oluşumunu uyarmaları için büyüme faktörleri veya antibiyotiklerle
yüklenerek uygulanırlar. Etkin madde özellikleri, ilacın veriliş yolu,
hedef bölge, tedavi
Alyuvarlar ve pıhtı pulcukları nin süresi, hastalığın ve hastanın
durumu, sistem tasarımında dikkate alınması gereken ölçütlerdir.
Proteinlerin kontrollü salımı için polietilenglikol (PEG) ile kimyasal
yöntemlerle tutturulması da geçerli bir yöntem. PEG parçalanmadığı ve
kan elemanları ile etkileşmediği için hem proteinin dolaşımdaki ömrünü
uzatır, hem de etkinliğini hiç bozmadan ortama verilmesini sağlar.
Gen tedavisi amacıyla, adenovirüs veya retrovirüs adı verilen virüsler
ya da viral olmayan taşıyıcılar kullanılır ve taşıyıcı sistemin
kimyasal ve biyolojik özellikleri ayarlanarak gen aktarılabilir. Gen
açma kapama sistemi olarak tanımlanan kontrollü salım sistemlerindeyse
dışardan uygulanan bir ilaç ile genin etkinleşmesi ve çalışması
sağlanır, ilaç olmazsa gen çalışmaz ve sistem durur.
Hücre zarının yapısında bulunan fosfolipidlerle biyolojik zarlara
benzer yapıda hazırlanan ve çift tabakalardan oluşmuş tek veya çok
katlı lipozomlara, hem suda çözünen hem de yağda çözünen maddeler
yüklenebilir ve kontrollü salım sağlanır. Katyonik lipidlerle
hazırlanan gen taşıyıcı sistemler umut verici. Lipozomlar da polietilen
glikol ile işlenerek dolaşımdaki ömürleri uzatılabilmekte.
Hastalıklara doğru tanı konabilmesi için radyoaktif görüntüleme maddeleri, kontrollü salan sistemler içerisinde uygulanıyor.
Cerrahi alanlarda organ ve doku onarımında ya da yanık ve yara
iyileşmelerinde büyüme faktörlerini, genleri veya antibiyotikleri
içeren, kontrollü salım yapan doku yamaları (greftler) veya damar
destekleri (stentler) uygulanıyor.
İnsülin yarım yüzyıldır üzerinde sürekli çalışılan bir ilaç ve deri
altına iğne ile uygulandığı biçimlerinin yanında, yamalar, pompalar ve
özellikle de ağız yolu ile uygulandığı biçimler açısından çok yönlü
araştırılmış durumda. Yakındaysa ağızdan uygulanan insülinler
kullanılmaya başlanacak.
İmplantlar cerrahi yöntemlerle deri altına veya dokulara yerleştirilir.
Pompa şeklinde olan implantlarda ilaç kan dolaşımına küçük bir delikten
çıkarak karışır. Sistemden çıkış basınçla olur. Silindir şeklindeki
implantların yarı geçirgen bir zarla kaplanmış olan tabanından giren
sıvı, diğer tabandaki küçük delikten ilacın çıkmasını sağlar. İki
bölmeli sistemlerde bölmenin birine şorokarbon gazları, diğerine ilaç
çözeltisi konur. Gaz genleştikçe ilaç dışarı çıkar. Elektrikli
olanlarda doz ve salım hızı kontrol düğmeleriyle ayarlanarak verilen
akımla pompa hareket eder ve ilaç serbestleşir. Pompalar küçük, plazma
proteinleri ve dokularla geçimli olmalıdır. Pompalarla tekrar tekrar
iğne yapma ve enfeksiyon kapma olumsuzlukları giderilirken, ilacın
sızması ve istenildiği zaman çıkartılamaması sakıncaları vardır.
Çekirdeksiz hücreler olan alyuvarlar, içleri boşaltıldıktan sonra etkin
maddeyle doldurularak kontrollü salım amacıyla kullanılıyorlar.
Boşaltılan alyuvar çeperi, lipid ve protein içeren bir yapı ve kimyasal
işlemlerle güçlendirildikten sonra canlıya aktarılıyor. Bu uygulama en
fazla yapay kan geliştirilmesinde umut vaadediyor.
Hedeflendirilmiş sistemlerle kontrollü salımda ilacın yalnız hasta
bölgede etkili olması amaçlanır ve bu, edilgen veya etkin sistemlerle
sağlanır. Edilgen hedeflemede taşıyıcının parçacık büyüklüğü önemlidir
ve organların yabancı parçaları bir elek gibi seçmesine bağlı olarak
istenilen yere gönderilir. 10 mikrometreden büyük parçacıklar
akciğerlerde tutulur; parçacıklar küçüldükçe böbreğe, karaciğere ve
diğer organlara ulaşılır.
Etkin hedeflemedeyse sisteme manyetik maddeler yerleştirilerek,
dışarıdan uygulanan mıknatısla hedefleme yapılır veya hücrelerin
yüzeyindeki hücreye özgü almaçlara (reseptör) tutturucu maddeler
kullanılarak hedefleme yapılır. Bu amaçla en fazla antikorlardan
yararlanılır.
Kontrollü salım sistemlerinin ilk örnekleri olan kaplı tablet, kapsül
ve küreciklerden mikroparçacıklı sistemlere kadar çok fazla seçeneğin
bulunduğu çalışmalarda amaç, tüm etkin madde uygulamalarının
biyomalzemelerle kontrollü olarak yapılabilmesidir.
BİYOSENSÖRLER
Biyosensörler (biyoalgılayıcılar), bünyesinde biyolojik bir duyargacı
bulunan ve bir fizikokimyasal çeviriciyle birleştirilmiş analitik
cihazlar olarak tanımlanmakta. Bir biyosensörün amacı, bir veya bir
grup analitin (analiz edilecek madde) miktarıyla orantılı olarak
sürekli sayısal elektrik sinyali üretmek.
Biyosensör sistemleri üç temel bileşenden oluşmakta. Bunlar; seçici
tanıma mekanizmasına sahip "biyomolekül/biyoajan", bu biyoajanın
incelenen maddeyle etkileşmesi sonucu oluşan fizikokimyasal sinyalleri
elektronik sinyallere dönüştürebilen "çevirici", ve "elektronik"
bölümler. Bu bileşenlerden en önemlisi, tayin edilecek maddeye karşı
son derece seçimli fakat tersinir bir şekilde etkileşime giren, duyarlı
biyolojik ajandır. Genel olarak biyoajanlar, biyoafinite ajanları ve
biyokatalitik ajanlar olarak iki alt gruba ayrılırlar. Biyoafinite
ajanları olan antikorlar, hormon almaçları, DNA, lektin gibi moleküller
antijenlerin, hormonların, DNA parçacıklarının ve glikoproteinlerin
moleküler tanımlanmasında kullanılıyorlar. Kompleks oluşumu sonucunda,
tabaka kalınlığı, kırınım indisi, ışık emilmesi ve elektriksel yük gibi
fizikokimyasal parametrelerin değişimine neden oluyorlar. Biyokatalitik
ajanlarsa, analit üzerinde moleküler değişime neden olmakta ve bu
dönüşüm sonucu ortamda azalan ya da artan madde miktarı takip edilerek
sonuca gidilmekte. Bu amaçla saf enzim ya da benzim sistemleri,
mikroorganizmalar ve bitkisel ya da hayvansal doku parçaları
kullanılıyor.
Biyosensörlerin, klinik, teşhis, tıbbi uygulamalar, süreç denetleme,
biyoreaktörler, kalite kontrol, tarım ve veterinerlik, bakteriyel ve
viral teşhis, ilaç üretimi, endüstriyel atık su denetimi, madencilik,
askeri savunma sanayii gibi alanlarda yaygın olarak kullanımı söz
konusu. Özellikle 20. yüzyılın son 10 yılında, askeri bir tehdit
oluşturması açısından hem dönemin genelkurmay başkanı, hem de bugünün
ABD dışişleri bakanı, Colin Povvell'ın "olabilecek en ürkütücü silahın
biyolojik silahlar olduğu yönündeki açıklamaları, 21. yüzyılın ilk
dönemi için hem maddi hem de teknik açıdan biyosensör araştırmalarının
yönünü belirlemiştir
Bu yıl Mayıs ayında Japonya'nın Kyoto şehrinde gerçekleşen "7. Dünya
Biyosensör Kongresi" çalışma gruplarına ait başlıklar, dünyanın
güvenlik, teknik ve ticari anlamda hangi tür araştırmalara öncelik
tanıdığı konusunda fikir vermesi bakımından önemlidir.
Biyoelektronik ve mikroanalitik sistemler
Nükleik asit sensörleri ve DNA yongaları
Organizma ve tam hücre sensörleri
Biyoensörler için doğal ve sentetik reseptörler
Enzim tabanlı sensörler
İmmunosensörler
Çeviriciler
Biyosensörlerin, biyolojik tanıma ajanının bulunduğu "tanıyıcı tabaka"
dışında, en önemli ikinci kısmı da "Çevirici (Transducer)" bölümüdür.
Çeviriciler, biyoajananalit etkileşmesi sonucu gerçekleşen
fizikokimyasal sinyali elektrik sinyaline dönüştürerek, bu sinyalin
daha sonraları güçlenerek okunabilir ve kaydedilebilir bir şekle
girmesine öncülük ederler. Biyoajananalit etkileşmesi sonucu olan
değişimler, sadece tek bir değişkenle açıklanamaz. Örneğin, glikoz
ölçümü için kullanılan glikoz sensöründe glikoz, oksijenin varlığında
glikoz oksidaz enzimi tarafından glikonik aside ve hidrojen peroksite
parçalanır. Bu tepkime sonucu
Kan kimyası analizi; benzin oktan sayısı; çevre değişimlerini takip;
endüstriyel süreç denetleme; uçaklarda aşınma/korozyon takibi; kimyasal
silahların belirlenmesi; gibi konularda yararlanılabilecek bir
"kızılötesi mikrospektrometre"
- ortamda bir miktar oksijen tüketilir ve bu azalma bir oksijen
elektrodu ile takip edilebilir mi?.
- ortamda glukonik asit arttığı
için pH değişimi olmuştur ve bu bir pHmetre ile ölçülebilir mi?.
- ortamda bir elektroaktif madde olan hidrojen peroksit açığa çıktığı
için bu maddenin miktarı amperometrik olarak ölçülebilir mi?.
Bu
soruların cevabı hem evettir hem de hayır. Çünkü, biyoajananalit
tepkimesindeki değişimin boyutları, mutlak ölçüt olarak [nanogram,
pikoamper, mikrovolt. vb] gibi inanılmaz (106, 1012 mertebesinde veya
daha küçük) olabilmekte. İşte bu aşamada çeviricilerin önemi ortaya
çıkmakta. Bu bize küçüklüğümüzde defalarca dinlediğimiz "Prenses ve
Bezelye Tanesi" masalını hatırlatıyor. Çevirici, yatağının altındaki
bezelye tanesi nedeni ile uyuyamayan Prenses konumunda. Bu kadar küçük
boyuttaki bir değişimi en sağlıklı, doğru ve orantılı olarak yansıtan
çevirici, o tepkime için ideal olarak değerlendiriliyor. Ancak, bir
tepkime için ideal olan çeviricinin bir başka tip tepkime için uygun
olmayabileceği göz ardı edilmemeli. Biyosensör araştırmaları, analit
çeşidini zenginleştirme ve daha düşük derişimlerde ölçüm yönünde
ilerlerken, çeviricilerin de daha yüksek, güçlendirilmiş bir sinyal
yaratmaları için araştırmalar yoğun şekilde sürmekte.
BİYOÇİPLER
Biyoçipler, biyolojik olarak kullanılabilen mikroişlemciler olarak
tanımlanıyorlar. Bir biyoçip, ultraminyatürize test tüpleri seti olarak
algılanabilir. Bu sistem pek çok testin aynı anda ve çok hızlı bir
biçimde yapılabilmesine olanak sağlar. Tipik olarak bir biyoçipin yüzey
alanı bir tırnaktan fazla değildir. Tıpkı milyonlarca matematik
işlemini aynı anda gerçekleştiren diğer bilgisayar işlemcileri gibi,
bir biyoçip de binlerce biyolojik tepkimeyi saniyeler içerisinde
gerçekleştirebilir. Bilgisayar çipleri üretiminde de kullanılan
fotolitografi tekniği ile üretilirler. Bu teknik ile katı yüzeyler
üzerinde devre kanalları açılır. Ancak bu noktada bilgisayar çipleri
ile benzerlikleri sona erer. Bir bilgisayar çipi, bir sıfırlar ve
birler zinciri üzerinde mantık işlemleri gerçekleştirirken biyoçip,
biyokimyasal tepkimeler gerçekleştirir. Bilgisayar çipi silikon
tabanlıyken, biyoçip cam ya da gözenekli bir jel veya bir polimer
malzeme içerisinde olabilir. Bilgisayar çipi pek çok farklı amaca
hizmet ederken, dışarıdan gelen talimatları uygulayan bir hesap
aracıdır. Biyoçipler ise istenilen bir işlevi gerçekleştirmek için
tasarlanmış cihazlar ve farklı işlevler için programlanma gibi bir
özellikleri yok. Bu bağlamda, kullanılan genleri ve gen dizisi
varyasyonlarını analiz eden biyoçipler yaklaşık 80.000 genden oluşan
insan DNA'sının tanımlanmasına yönelik İnsan Genomu Projesi'nde
kullanılmış ve işlemi büyük ölçüde hızlandırmışlar.
Laboratuvar uygulamaları için Affymetrix, Neogen ve Motorola gibi
şirketlerin piyasaya sürmüş oldukları üç farklı tipte biyoçip ünitesi
bulunmakta. Bunlar yüzey bazlı DNA donanımı, jel bazlı DNA donanımı ve
mikrosıvı biyoçipleri olarak tanımlanıyorlar. İlk iki tipteki çipte
yüzey üzerinde tutuklanmış durumda bulunan şoresan işaretli ve
nükleotid dizisi belirli, tek zincirli DNA parçacıkları kullanılmakta.
Tek bir çip üzerinde bunlardan binlerce bulunuyor. Çipin tabanında
bulunan fotoelektrik devreler sonuçları algılıyor. Böylelikle
mutasyonların ve çeşitli gen deformasyonlarının saptanması son derece
kolay ve hızlı biçimde gerçekleşiyor. Mikrosıvı biyoçiplerindeyse
nanolitre düzeyinde sıvılarla çalışılıyor. Y şeklindeki kılcal
borucuklardan geçen iki sıvı elektrik akımıyla ilerletilir ve
birleştiklerinde şoresan tepkime meydana gelir. Diğer sistemlere göre
avantajı, proteinlerin tayini için de potansiyel vaadetmesi.
Genetik alanında kullanımlarına ek olarak biyoçipler, toksikolojide ve
biyokimyasal araştırmalarda da kullanılıyorlar. Ayrıca biyolojik
savaşta kullanılan kimyasal ajanların hızlı biçimde tespit edilmelerine
olanak sağlıyorlar. Bu alanda kullanılan çipler sonuçları bakımından,
tamamen biyoloji ve mikroelektroniğin ortaklığı gibi görünmekte. Son
dönemde heyecan verici gelişmelere sahne olan biyoçip teknolojisi görme
ve işitme duyusunu yitirmiş insanlara bu kayıp yetilerini tekrar
kazanmaları için parlak bir umut vaadediyor. Ancak benzer şekilde
implante edilmesi olası kimlik biyoçipleri bazı çevrelerde
özgürlüklerin kısıtlanması ve insan haklarına saldırı olarak
nitelendirilmekte... Kimlik çipleri şu anda ABD'de yaklaşık on bin ev
hayvanında kullanılmakta. Çipler bir pirinçten daha küçük olup bir
şırınga ile deri altına enjekte edilmişler ve yalnızca birkaç metre
uzaklıktaki bir radyo dalgası sinyaline cevap vererek kimlik
verilerinin algılanmasını sağlamaktalar. Şorida'da bir cerrah olan
Daniel Man, implante edilen bir biyoçip aracılığıyla uydu takibi
yapabilen bir sistem geliştirmiş ve birkaç firma şu anda bu projeyle
ilgilenmekte.
Sivil kuruluşların biyoçiplerin kullanımının etik yönleriyle bu derece
ilgili olmaları, bu sistemlerin tıbbi olarak yararlı uygulamalarının
çoğu zaman göz ardı edilmesine yol açıyor. Örneğin S4MS şirketinin
tasarlamakta olduğu çip, deri altına enjekte edilerek şeker
hastalarının kandaki glukoz düzeyini rahatça ölçmelerini sağlayacak.
fiu anda varolan test sistemleri pratik olsalar da kan alınmasını
gerektirdiklerinden bazı hastalar bunları gerekli sıklıkta
uygulayamıyor ve bu durumda, ileride birçok olumsuz durumla
karşılaşıyorlar. S4MS çipi deri altından sürekli olarak glukoz
seviyesini ölçmekte ve sonuçları radyo frekansı aracılığıyla devamlı
olarak dışarıya iletebilmekte. Çip bir LED (Light Emitting Device) ve
şoresan bir kimyasaldan oluşuyor ve LED'in yaydığı ışık, şoresan
maddeden daha uzun dalga boyuna çevrilerek yansıtılıyor. Glukoz bu
saçılan uzun dalga boylu ışınların miktarını düşürecek ve kanda glukoz
miktarı arttıkça fotodiyot tarafından tespit edilecek uzun dalga boylu
ışık miktarı da azalacaktır. Aynı sistem, oksijen miktarını da
saptayacak hale getirilebilir.
Miktar tayini ve ölçümü önemlidir, ancak daha da önemlisi, organları
bir düğmeye basar gibi harekete geçirip durdurabilir miyiz sorusu.
Kalbi harekete geçiren elektroşok cihazları, kaba yaklaşımı temsil
ediyor. Ancak Medtronic tarafından geliştirilen Activa implantı beyini
hedef alıyor. Arzu edilen, Parkinson gibi hastalıklarda kontrol
edilemeyen ha reketlere yol açan beyin sinyallerini
elektrik uyarımlarıyla etkisiz hale getirmek. Parkinson hastalığının
ilaçla tedavisi, hücre ölümüne bağlı olarak azalan dopamin miktarının
normal düzeye getirilmesini amaçlar. Ancak geleneksel dopamin
tedavisinde, verilen dopaminin etkisi geçer geçmez belirtiler tekrar
ortaya çıkar. Cerrahi yaklaşım olan "talamotomi", yani beynin talamus
bölümünün çıkartılmasına alternatif olarak sunulan Activa implantı,
talamus bölgesine implante edilen bir biyoçipten ibarettir ve verdiği
elektrik uyarılarıyla talamus bölgesini geri dönüşümlü biçimde devre
dışı bırakır. Sistem, Ağustos 1997'den beri resmen kullanıma sunulmuş
durumda.
Activa implantı beyin işlevlerini düzenlerken, idealist
biyomühendisler, tamamen kaybedilmiş işlevleri beyine geri kazandırmak,
karanlık ve sessizliğin yerini görüntü ve sesin almasını sağlamaya
çalışmaktalar. Bu alandaki başarı hikayesi kohlea (kulağımızın
salyangoz olarak adlandırılan kısmı) implantına ait. fiu anda
kullanılan işitmeyardımcıları, algılanan sesin düzeyini yükselten mini
ampfilikatörler olarak işlev yaparlar; fakat kohlear implant, ses
dalgalarını algılayan hücrelerini kaybetmiş ya da bunlara hiç sahip
olmayan hastalar içindir. Bu kişiler için hiçbir yükseltici yeterli
değildir.
Kohlea implantı, elektrik uyarılarını doğrudan kohleaya iletme görevini
üstlenmiştir. Spiral biçimli kohlea, ses dalgalarını sinirsel uyarılara
çevirme gibi önemli bir işleve sahiptir. Normal işitme duyusuna sahip
bireylerde ses dalgaları kohlea duvarlarında titreşim yaratırlar. Bu
titreşimler hücrelerce algılanır. Yüksek frekanslı sesler kohleanın
tabanını uyarırken, düşük frekanslı sesler spiral yapının tepesini
uyarırlar. İmplant, kohlea içindeki ses algılayan hücrelerin
işlevlerini taklit etmeye yönelik bir cihazdır. Dışarıdan gelen
frekansları sekiz kanala bölerek kohleanın gerekli bölgesini uyarır.
En başarılı iki implant, UCLAve Advanced Bionics Corp. tarafından
geliştirilen, Clarion ve Melbourne Üniversitesi Cochlear fiirketi
ortak yapımı olan Nucleus. Yapılması planlanan değişiklikler, daha çok
hastanın beline takılı olarak taşınan konuşma algılama işlemcilerini
geliştirmek üzerine. Teorik olarak frekans kanallarını ve elektrod
sayısını artırmak, ses algısını ve ses ayıdedilme düzeyini artırır.
Ancak kohleada konuşma algılanmasıyla ilgili bölgenin sadece 14 mm
uzunluğunda oluşu ve elektrodların birbirine çok yakın yerleştirilme
zorunluluğu, sinyallerin karışmasına yol açıyor.
Çıkan sonuç bir boyacı fırçasıyla yapılan empresyonist bir tabloyu
düşündürse de başarılıdır. Bazı hastalar yeni ses dünyalarının ördek
sesleri ve birbirine vurulan tenekelerden oluştuğunu belirtseler de,
implantın yerleştirildiği hastaların üçte ikisi dudak okumaya gerek
kalmadan konuşmaları anlayabildiklerini söylemişler. Bu durum, cihazın
tasarımcılarının da dahil olduğu pek çok araştırmacının beklediğinden
bile çok daha olumlu bir sonuç.
Araştırmacıların ilgisini çeken bir diğer bölgeyse göz. Çeşitli gruplar
gözün arka kısmında yer alan ve ışığı algılayan fotoreseptör
hücrelerini örnek alan biyoçipler üzerinde çalışmalar yürütmekteler.
Genetik bir hastalık olan "retinitis pigmentosa" ve yaşa bağımlı
dejenerasyon sonucu fotoreseptör hücrelerinin kaybı, günümüz dünyasının
en önde gelen körlük nedenlerinden biri.
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden John Wyatt ve Göz ve Kulak
Kliniği'nden Joseph Rizzo yirmi elektrodluk, 1 milimetre çapında bir
çip imal etmişler ve deney hayvanı olarak kullandıkları tavşanların
gözlerinin arka tarafına yerleştirmişler. Bir saç teli kalınlığında
olan orijinal çip gözde rahatsızlık yarattığı için, geliştirilen yeni
model on kat daha inceltilmiş. Son olarak gözlük biçiminde tabir kamera
vasıtasıyla cihaz kullanılır hale getirilmiş. Kameranın tespit ettiği
görüntüler kodlanarak lazer sinyali olarak biyoçipe aktarılır. Lazer
aynı zamanda çipin enerji ihtiyacını da karşılar ve çip üzerine
konulması planlanan fotodiyodlar yeterli miktarda enerjiyi rahatça
üretebilir. Ancak şimdilik ilk tasarlanan modelde enerji ihtiyacı
doğrudan gözün içine giren kılcal bir kablo aracılığıyla karşılanmakta.
Yapılan deneylerde beyine görsel bilginin aktarıldığı kesinleşmiş,
fakat nasıl bir görüntü elde edildiği henüz anlaşılamamış durumda.
Johns Hopkins Üniversitesi'nden Eugene De Juan bu sorunun cevabını
insan denekler kullanarak öğrenmeye çalışıyor. De Juan'ın elektrodları,
doğrudan gözün içine yerleştirilmiş ve önceki örneğe göre kısmen
büyüktür. Ancak elde ettiği sonuçlar şaşırtıcı. Tamamen kör olan
hastalar, De Juan'ın elektrod pozisyonlarını ve akım gücünü
değiştirmesi esnasında çeşitli ışıklar gördüklerini belirtmişler. De
Juan'ın son deneylerinde çoklu elektrot kullandığı hastalar kendilerine
gösterilen basit şekilleri tanımlayabilmişler.
Göz implantlarıyla ilgili araştırmaları en çok destekleyen ülkelerden
biri de Almanya. Hükümet son dönemde iki araştırmaya 10 milyon dolar
destekte bulunmuş. Projelerden biri retina yüzeyine çip
yerleştirilmesiyle ilgiliyken, diğeri retinanın arkasına, yani
subretinal olarak fotoreseptörlerin bulunması gereken yere
yerleştirilmesi planlanan çiplerle ilgili. Ancak bu sistem daha da
arkadaki sinir hücrelerinin, besin ve oksijen alımlarını
kısıtladığından, henüz uygulanabilir değil. Bu yaklaşım, kayıp
fotoreseptörlerin çalışmasını daha yakın olarak taklit edebilir.
Yerleştirilen çip, retinal hücre tabakalarıyla ilişkiye girmeden tam
kaynak noktasında sinir hücrelerine mesaj iletir. Mesajın hesaplanması
için gerekli olan işlemci kapasitesi, çip üzerindeki donanımda
mevcuttur.
Araştırmacılar şu anda tam olarak normal görme sağlayan cihazların
üretiminden daha yıllarca uzak olduklarını düşünüyorlar. Ancak dünün
bilim kurgusu bugünün bilimine ve gerçeğine dönüşürken, saçılan umut
pırıltılarını en iyi görenler, belki de görme duyusunu yitirmiş
insanlar...
NANOTIP ve NANOROBOTLAR
Nanoteknoloji gündeme ilk geldiğinde, biyoloji ve tıp alanlarında bizi
nerelere götürebileceği hakkında pek çok fantastik fikir vardı. İşte bu
fikirler bugün bize "nanotıp" ve "nanorobot" teknolojilerinin
kapılarını açıyor. "Nano" kelime olarak "çok küçük" anlamına geliyor.
Böylelikle "nanotıp", hastalıkların ve yaralanmaların çok küçük bir
ölçekte tedavisi ve araştırılması olarak tanımlanıyor.
Robert Freitas'a göre "nanotıp", insan vücudundaki biyolojik
sistemlerin moleküler düzeyde nanoyapılar ve nanocihazlar kullanılarak
gözlenmesi, kontrol ve tedavi edilmesi olarak tanımlanmakta.
Hücrelerden oluşan vücudumuzda tüm hastalıklar, fiziksel bozukluklar ve
hatta yaşlanmamız bile moleküler düzeyde gerçekleşiyor. fiu anda tıpta
kullanılan tekniklerin moleküler düzeye inmesi söz konusu değil.
Problemlerin kökten çözümü için "nanotıp" parlak bir alternatif olarak
görülmekte.
Günümüzde tıpta kullanılan tedavi yöntemleri, cerrahi müdahale ve ilaç
tedavisi. Cerrahi müdahaleler, doğrudan vücudayapılan müdahaleler ve
uzman doktor ne kadar iyi yetişmiş olursa olsun, anestezi, enfeksiyon
kapma riski, organ reddi ya da kanserli hücrelerin tamamen
temizlenememesi gibi olasılıklar bunları tehlikeli kılar. İlaç
tedavisiyse insan vücudunu moleküler düzeyde etkileyen bir tedavi
yöntemi. Dolaşım sistemiyle vücut içerisinde taşınan ilaç molekülleri,
hedeflenmeyen bölgelerde istenmeyen yan etkilere neden olabilir. Buna
karşın nanorobotlar, hastalıklı hücreleri tanımakta hiç zorluk çekmezler ve nerede
olursa olsun bu hücreleri bulup yok edebilirler. İlacın doğru hedefe
ulaşması, özellikle kanser hastalığında kanserli hücrelerin tümünün yok
edilmesi ve bu arada sağlıklı hücrelerin zarar görmemesi açısından önem
taşımakta. İşte bu nedenlerle tıp bilimi, alışılagelmiş tedavi
yöntemlerini bir kenara atacak nanoteknolojik tıbbi gelişmeleri dört
gözle beklemekte. Nanotıp, nanokürelerle ilaç salımından, doku
yapılanmasını gerçekleştirecek nanoteknolojik tasarıma dayalı doku
iskelelerine, hatta teşhis ve tedavi amaçlı nanorobotlara kadar çok
çeşitli uygulamaları kapsıyor.
Nanoküreler: İlaç salan sistemlerdeki en büyük problemlerden biri,
ilacın vücudun istenilen bölgesine ulaşamaması. Nottingham
Üniversitesi'nden Bob Davis, nanoküreler içerisine hapsedilen ilaçları,
klasik ilaç kullanım yöntemleriyle ula şılamayacak bölgelere yollamayı
başardı. Nano küreler, damara enjekte edildiklerinde genellikle
karaciğer veya dalakta parçalanırlar. Deri altına enjekte
edildiklerindeyse, makrofajlar (virüs ve bakteri gibi vücuda giren
yabancı maddeleri yoketmekle görevli hücreler) tarafından parçalanarak
görevlerini yerine getiremezler. Davis'in geliştirdiği yöntemde, bu
ilaç yüklü nanoküreler biyouyumlu bir polimer, örneğin polietilen
glikol (PEG) ile kaplanarak bağışıklık sistemi hücrelerinden, yani
makrofajlardan korunuyorlar. İlaç içeren bu küreler, gönderilmek
istendikleri bölgeye bağlı olarak 20100 nanometre boyutunda. Her bir
küredeki ilaç miktarı, kürenin ağırlıkça %5'i gibi düşük bir değerde.
Fakat enjeksiyon yoluyla çok sayıda küreyi vücuda yollamak mümkün
olacağından, ilaç miktarı açısından bir problem yok. Bu sistemlerde
biyolojik dokularla kaplama malzemesi arasındaki etkileşimi anlamak çok
önemli. Biyolojik deneyler ve bilgisayar modelleriyle, ilacı istenilen
hedefe yollayabilecek şekilde araştırmalar sürdürülmekte.
Doku yenilenmesi: Nanoteknolojinin vücudun yeniden yapılanmasındaki
rolüne gelince... Glasgow Üniversitesi'nden bir araştırma grubu, yara
iyileşmesinde kullanılmak üzere "akıllı bandaj"ın klinik
araştırmalarını yapmakta. Bir teknoloji uzmanı, bir hücre biyoloğu ve
bir cerrahtan oluşan bu üç kişilik ekip, hücrelerin üremesini
etkileyecek malzemelerin nasıl hazırlanacağını araştırıyor. Biyolojik
ortamda bozunan bir polimerden hazırlanan bandaj, üzerinde çok küçük
oluklar içermekte. Bu bandaj, yaralı tendonların tedavisinde büyük
başarı sağlamış. Hasarlı doku yeniden yapılanırken, tendonu çevreleyen
ve serbestçe hareketini sağlayan kılıf, tendona yapışır ve böylece
tendonun hareketi engellenir. Oysa bu oluklu bandaj hasarlı dokuya
sarıldığında bu yapışma engelleniyor, tendon iyileşiyor ve kılıf da
yeniden oluşuyor. İyileşme mekanizması çok net olarak anlaşılabilmiş
değil; ancak, araştırmacılar tendonun, çevresindeki dokulara
yapışmasına neden olan makrofajların oluklara girdiğini ve böylece
tendonun yapışmasının engellendiğini söylüyorlar. Oluklar litografik
yöntemle açılıyor. Genişlikleri yaklaşık 10 mikron, yani hücrelerin
çapı kadar. Olukların şekli de hücrelerin oluk boyunca üremesine izin
veriyor. Bu çalışmanın devamında araştırmacılar, litografik yöntemle
polimerik malzeme üzerinde desen oluşturarak hücre üremesini
yönlendirmeye çalışacaklar.
Yeni organ gelişimi: Yeni organ geliştirme konusundaki çalışmaların
şimdiye kadar kısmen başarılı olanı kulakla ilgili olanları. Bir doku
iskelesi üzerinde üreyen doku, gelişigüzel yönlerde büyür. Oysa vücut
içerisindeki hücreler, organın amacına uygun bir desen üzerinde
gelişirler. Bu sistem temelinde geliştirilen bir doku iskelesinde,
polimer malzeme üzerinde hücre yapışmasını, dolayısıyla üremesini
engelleyen küçük polimerik noktalar oluşturulur. Bu noktaların yerini
değiştirerek hücrelerin üreme desenini, istenilen organ işlevini
sağlayacak şekilde ayarlamak mümkün.
Nanorobotlar: Nanorobotlar 0,5 ila 3 mikron arasında değişen çok küçük
boyutlarda olan ve insan vücudunu patojenlere (hastalık yapıcılar)
karşı etkin biçimde savunmak amacıyla tasarlanan cihazlar. Nanorobot
yapısı, iç ve dış olmak üzere iki bölüm halinde tasarlanır. Dış yapı,
vücudumuzda bulunan çok çeşitli kimyasal sıvılarla temas edebilecek
kadar dayanıklıyken, içyapı tamamen kapalı ve gerekmedikçe sıvı
geçişine izin vermeyen bir vakum ortamı. Nanorobotlar, akustik
sinyaller aracılığıyla mesaj ileterek uzman doktorla haberleşebilir ve
verilen komutları yerine getirir. Görevi tamamlandığında, herhangi bir
yan etkiye neden olmadan ya da bozulmadan vücut dışarısına atılır.
Nanorobota olası bir örnek olarak Robert Freitas isimli bilim adamı
tarafından tasarlanan ve yapay bir kırmızı kan hücresi olan respirosit
verilebilir. Respirosit, vücutta dolaşım bozukluğu oluşması durumunda,
oksijen sağlanması için gerekli fazladan metabolik desteği sağlar.
Bağışıklık sistemince reddedilmemesi ve vücuttaki basınca dayanması
için, nanorobotun dış yüzeyi elmas olarak tasarlanmış. Elmas dış
yüzeyin kusursuz bir şekilde pürüzsüz olması gerekiyor. Dış yüzeyin
kimyasal tepkimeye girmeyecek şekilde ve düşük biyoaktiviteye sahip
olması, yüzeydeki beyaz kan hücresi etkinliğini engeller. Küresel
yapıdaki respirosit, mekanik yollar kullanılarak oksijenle doldurulur.
Yaklaşık 1000 atmosfer gibi yüksek bir basınçta doldurulan oksijen,
nanoküresel yapıdan sabit bir hızla salınacaktır. Bir respirosit, doğal
bir kırmızı kan hücresine oranla 236 kat daha fazla oksijen taşır.
Nanorobotların diğer olası kullanım alanları içerisinde kozmetik
ürünler sayılabilir. Nanorobot içeren kozmetik kremler, ciltteki tüm
ölü hücreleri temizleyebilir, fazla yağları alabilir ve hatta cildin
beslenmesi için gerekli olan maddelere takviye yapabilir. Nanorobotlar,
ağız ve diş temizliğinde kullandığımız antiseptik sıvılara da
eklenebilir; ağızda bulunan hastalık yapıcı bakterileri ortadan
kaldırabilir ve aynı şekilde plak ve tartarları saptayarak oluşumlarını
engelleyebilir. Kullanım ömürleri kısa olan bu nanocihazlar, biyolojik
ortamlarda parçalanabilecek şekilde tasarlanan yapıları sayesinde,
zararlı yan ürünler oluşturmadan, bozunarak vücuttan atılabilir.
Teknolojideki gelişmeler sayesinde, nanorobot uygulamalarının hayata
geçirilmesine bir adı |